Şaman Mitolojisi

Şamanizm Nedir?

Şamanizm, milattan önceki yıllardan bu yana Türklerin ve çevrelerindeki toplulukların, İç Asya ve Orta Asya’da yaşadıkları bölgelerde uyguladıkları ve Şaman ya da Kam adı verilen din adamları aracılığıyla gerçekleştirilen bir inanç ve uygulamalar bütünüdür.

Bazılarına göre bir dini ifade eden bu terimin karşılık geldiği inanç sistemi, aslında İslamiyet, Hıristiyanlık, Budizm gibi tam anlamıyla teşekkül etmiş bir din değil tanrılar, ruhlar ve insanlar arasında ilişki sağlayan bir sistem ve tekniktir. Başka bir görüşe göre ise bir din olmakla beraber bu, onu tümüyle kavrayabilecek yeterli bilgiye sahip olmadığımızdan açıkça ortaya konulamamaktadır.

Şamanizm sözcüğü Tunguzcadaki şaman isminden gelmektedir. Bu sözcük Rus bilim adaları aracılığıyla bilim terminolojisine girmiştir.1Türk topluluklarında şaman teriminden çok kam sözcüğü kullanılmıştır, bu yüzden söz konusu inançlar bütününe Kamcılık demek de mümkündür ya da Orta Asya’nın bazı bölgelerinde kullanıldığı gibi Tanrıcılık veya Tengricilik de denilebilir.

Şamanizm, erken devir Türkleri ve onların komşuları arasında çok daha eski çağlardan itibaren totemist inançlar, ata kültleri, hayvan kültleri, doğa kültleriyle birlikte görülmektedir. Bazı araştırmacılar buradan hareketle Şamanizmin Türklere sonradan geldiği fikri üzerinde durmakta, dolayısıyla Şamanizmin IV.-V yüzyıllardan önce Orta Asya’da bilinmediğini iddia etmektedirler.2Araştırmacı Gumilev konuyla ilgili olarak: “Gerek ‘kam’ terimi ve gerekse ‘kamlık’ sözü ilk defa VII. yüzyılda tespit edildiğinden, Cungarya ve Altay Türkleri arasında da kamlık sisteminin VII.-XII. yüzyıllar arasında ortaya çıkmış olması ihtimali fazladır.” görüşünü dile getirir.3Bununla birlikte Sibirya’daki kaya resimlerinde çok daha eski tarihli ve şaman olduğu düşünülen ya da böyle yorumlanabilecek insan tasvirlerine rastlanması bu konu üzerinde daha çok araştırma yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Türklerde en erken devirlerden beri inanç sisteminin Gök-Yer/Su-Atalar şeklinde formüle edildiği anlaşılmaktadır. Söz konusu inanışlar arasında evren, dünya, öteki dünyayla ilgili inançlar ve düşünceler de yer almaktadır. Böylece ortaya çıkan bu büyük ve karmaşık bütün, ya doğrudan doğruya mitoloji kapsamına girmekte ya da çeşitli mitolojik öğeleri içermektedir.

ŞAMANİST TANRILAR VE RUHLAR

Tanrı Kavramı

Türk mitolojisinde pek çok tanrı ve ruh vardır; ancak bunlarla ilgili çok ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Bu konudaki bilgiler farklı Türk Kavimlerine göre değişmekte, bunlar arasında anlaşılmaz ya da çelişik ifadeler bulunmaktadır; örneğin bazı araştırmacılar İslamiyet’ten önce Türklerde tek Tanrı inancının bulunduğunu savunmakta, ama bunu kanıtlayacak delilleri birçok kişiye göre çok zayıf kalmaktadır. Bu konu temelde dinlerin çoktanrıcılıktan tektanrıcılığa doğru geliştiği tezine karşı ortaya atılan, tektanrıcılığın insanlıkla yaşıt olduğunu ve sonraları toplumun inançlarının yozlaşarak çoktanrıcılığın ortaya çıktığını ifade eden başka bir tezle ilgilidir. Bu tez eski Türklerde tektanrıcılığın izlerinin bulunduğuna işaret etse de, ikinci derecede tanrılar ya da ruhların var olduğu gerçeğini ortadan kaldıramaz.

Bugün kullandığımız tanrı sözcüğü, İslamiyet’teki Allah kavramıyla birleşip yeni bir anlam kazanmıştır. Aslında tanrı sözcüğü, esli Türkçedeki tengri sözcüğünden gelmekte ve bu sözcük çeşitli Türk topluluklarında birbirinden küçük farklarla kullanılmaktadır. Türklerde tanrı tasavvuru Gök-Yer/Su-Atalar formülüyle ifade ettiğimiz çeşitli kültlerle birlikte karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle erken devirde tek bir Türk dini ile karşı karşıya olmadığımızı söyleyebiliriz. Türklerin din anlayışları, kavimlerin gösterdiği toplumsal yapı değişiklikleri nedeniyle, zamana ve yere bağlı olarak farklılık göstermektedir. Buna ek olarak, devletin din anlayışıyla halkın din anlayışı arasında zaman zaman uçurumlar ortaya çıkmıştır. Nitekim halk arasında yukarıda belirttiğimiz birtakım eski inançlarla birleşen Şamanist uygulamalar egemenken,-örneğin Göktürk devrinde Orhun yazıtlarından da anlaşıldığı gibi- bir Gök Tanrı inancı mevcuttu. Yalnız bazı araştırmacıların savunduğu gibi bu, onun bir çeşit tektanrılı din olduğu anlamına gelmez. Başat unsur olarak gökyüzünü kabul etmek ile İslamiyet’in Allah kavramı arasında hiçbir ilinti yoktur. Kaldı ki inançlarda Gök Tanrı’nın yanı sıra Yer Tanrı ve tanrısal nitelikler taşıyan ruhlardan da söz edilmektedir.

Bununla birlikte İslamiyet’in Orta Asya’da yayılışından sonra bu dinin etkisiyle Müslümanlarla ilişkiye geçen Türk topluluklarında tek Tanrı kavramının Gök Tanrı kültü sayesinde daha kolay yerleştiğini de kabul etmeliyiz.

Göksel Tanrılar ve Ruhlar

Gök Tanrı

Eliade’ye göre gök tanrısı ya da gökteki tanrılar fikrinin doğuşu, gökyüzünün ya da uzayın sıradan insanların ulaşamayacağı yüksek bölgeler oluşundan kaynaklanmaktadır. O yüzdendir ki, çeşitli yollarla ve çeşitli amaçlarla bu ulaşılamaz yerlere çıkabilen insanlar, artık insan olmaktan, en azından sıradan insan olmaktan çıkarlar. Gök tanrısı ya da gökteki tanırlar bu düşünceyle ve gökyüzünün etkisiyle tasarlanmış olmalıdır.

Gök tanrısı bazen gökle özdeşleştirilmekle birlikte, daha yaygın olarak evrenin gökte oturan yaratıcısı olarak algılanmıştır. Ancak yaradılıştan sonra göğe çekilmiş, temsilci olan başka tanrıları yeryüzüne göndermiştir. Bununla birlikte insanlardan mutlak biçimde uzaklaşmamıştır, darda kaldıklarında insanlar yine ona başvurmaktadır.4

Türk topluluklarında da durum böyledir. Her ne kadar Orhun yazıtlarında “yukarıda Türk tanrısı” deyimi kullanılıyorsa da çeşitli dünya dinleri ve mitolojilerinde tanrı sözcüğü gökle ilişkilendirilmiş ya da gök tanrılarından söz edilmiştir. Odin gök tanrısıydı. Çeşitli dillerdeki tanrı sözcüğü gökyüzü ya da gök tanrısı anlamına gelmektedir: Moğolca tengri, gökyüzü; Çince tien, gökyüzü/ gök tanrısı; Babilce anu, gökyüzü; Sümerce dingir,açık,parlak (gökyüzü) vb.5

Eski Türk lehçelerinde tangrı, tenri, tengere, tangara,ture gibi değişik şekillere bürünen tengri sözcüğü hem göğü hem de Gök Tanrı’yı ifade ediyordu.

Anlaşıldığı kadarıyla Gök Tanrı inancı özellikle büyük imparatorlukların kurulduğu devirlerde genel bir kült olarak kabul edilmiştir. Gök Tanrı da tanrıların en büyüğü sayılmış olmalıdır. Orta Asya’da devlet kuran sülalelerin hepsinde Gök Tanrı kültünün bulunduğu Çin Kaynakları’ndan da anlaşılmaktadır. Göktürk yazıtlarına göre hakanları tahta çıkaran, Türklere zafer kazandıran, felaketlerden koruyan Türk tanrısı Gök Tanrı’dır.

Araştırmacıların kullandığı çeşitli kaynaklarda Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, I. Uygur Kağanlığı gibi büyük Türk topluluklarında, Gök Tanrı inancının baskın olduğu anlaşılmaktadır. O her şeyin yaratıcısıdır, ezeli ve ebedidir. Orhun yazıtlarında belirtildiği gibi “Türk tanrısı” olarak anılmakla birlikte, aynı yazıtlarda Gök tanrısı kavramının karşısına Yer tanrısının da konulduğu görülür:

“Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında… Yukarıdaki Tanrı ve mukaddes yer, sular hakanın talihine yar olmadılar.”6

Birtakım araştırmacılar Gök Tanrı dışında sözü edilen tanrıların ikincil olduğunu ve sonuçta ona bağlandığını belirtir. Jean-Paul Roux’a göre Gök Tanrı yaşamsal mutluluğu (kut) ve talihi (ülüğ), toplumsal durumlarına göre insanlara verir. Kozmolojik ve toplumsal düzeni sağlar; ona dua edilir ve kurban verilir. Bazen tanrı olarak adlandırılan ruh ya da kutsal kabul edilen çok sayıdaki ikincil güç ise daima Tanrı’ya bağlanır.7 Ancak bu başlangıç için doğrudur; zaman içerisinde ortaya çıkan gelişmeler bazen ikincil olanı, birincil olanla eşit konuma, hatta onun yerine taşımıştır. Bu nokta, beklide Türk dininin kozmolojik düşüncelerin gelişimi sonucunda oraya çıktığına işaret etmektedir; ancak bu temel inanç ve mitolojinin içine pek çok dinden etkiler karıştığı gibi, özellikle Şamanizmin çehresi de büyük oranda değişmiştir.

Türklerde hükümdar, Gök Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir. Tanrı ona kut ve güç verir. Türk mitolojisinde ya da destanlarda, gökten gelen ya da Gök Tanrı’nın kızlarıyla evlenen kahramanlar vardır. Bunların başında Oğuz Kağan gelmektedir. Uygur Türkçesinde yazılmış olan Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz’un gökten gelen kızla evlenmesi şöyle anlatılmaktadır:

“Oğuz Kağan bir yerde tanrıya yalvarmaktaydı. Karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı. Oğuz Kağan oraya yürüdü ve gördü ki o ışığın içinde bir kız var, yalnız oturuyor. Çok güzel bir kızdı. Başında (alnında?) ateşli ve parlak bir beni vardı. Demirkazık (Kutup yıldızı) gibi idi. O kız öyle güzeldi ki, gülse Gök Tanrı gülüyor, ağlasa Gök Tanrı ağlıyor (sanılırdı).8

Benzer bir örneği S. Bulu.’un Radloff’tan aktardığı efsane karakteri gösteren bir masalda görüyoruz. Burada kahraman babasının intikamını aldıktan sonra evlenmeyi amaçlar ve gökten Tanrı Kan’ın kızını almak ister. Atıyla gökyüzüne çıkarsa da gökten yer altı alemine yuvarlanır. Ancak atının yardımıyla karanlıklar aleminden kurtulup göğe çıkar; çeşitli zorluklara göğüs gerip başarılı olunca, büyük bir şölenden sonra kızı alır.9 Görüldüğü gibi bu tip mitolojik motifler bir yandan (evlenilen kişi insan olmadığı için) , daha sonra ele alacağım babasız türeme ve ya babasız doğum konusuyla bütünleşmektedir.

Radloff, Sibirya’da yaptığı araştırmalar sırasında Altaylıların, tanrıların en yücesi, bütün varlıkların başlangıcı, insanoğlunun ata ve anası Tengere Kayra Kan’ın dünyayı ve insanları yarattığını anlatır. Ayrıca Tengere Kayra Kan’ın bu gün göğün 17. katında oturarak oradan evrenin kaderini idare ettiğini ve ondan sudur yoluyla üç yüksek tanrı meydana geldiğini belirtir. Bunlardan ilki Bay Ülgen’dir.10

Eliade, Altaylılarda asıl büyük tanrının Bay Ülgen değil, Tengere Kayra Han (Kayırıcı Gök Han) olduğunu kabul etmektedir. Ona göre evrenin yaratılışı ve dünyanın sonu gibi mitlerde Tengere Kayra Han daima ön plandadır11.

Yakutlarda, yukarı dünyadaki Ürün Aar Toyon dokuzuncu gökte oturan, dünyayı ve insanları yaratmış en büyük tanrıdır. Yukarı dünyaya olduğu gibi, orta dünyaya da hükmeder ve başka tanrıları yönetir. İyilik ve iyiliğe ilişkin kavramlar bu tanrıyla ilgilidir. Dünyayı düzenler ve evrensel yasalara uyulmasını ister. Güneşe benzetilen bir karısı vardır. Yeryüzünde iyiliğin, düzenin hakim olmasını ve korunmasını isteyen karı koca tanrıların iki oğlu ve iki kızı da yine iyi vasıflı tanrılardır.12 Eliade aynı tanrıyı, dünyanın başı Ata Bey olarak verir. Ona göre amblemi güneş olan bu tanrı gök gürlemesiyle konuşmakta, kendisine dua edilse de insanların işlerine karışmaktadır ve bu kural yalnızca istisnai durumlarda bozulmaktadır.13

Bazı araştırmalarda Ülgen’e atfedilen yedi ya da dokuz oğul ya da kızdan kimi kaynaklarda gök tanrısının kızları olarak söz edilmektedir. İnsanlar arasında yalnızd-ca şamanlar bunlarla ilişki kurabilmektedir.

Gök Tanrı’nın sanat tarihindeki tasvirleri daha çok simgeseldir. Bunun güzel bir örneği, Orta Asya’da ak öy ya da boz öy olarak adlandırılan, yurt denilen çadırlardır.

Gök Tanrı ya da bazı topluluklarda zamanla onun yerine geçen Ülgen, Yunan Mitolojisi’ndeki Zeus, Sümerlerdeki Anu’ya karşılık gelmektedir.

Güneş ya da Ay Tanrısı ya da Güneşe Aya ve Yıldızlara Tapınma

Eski Türklerde görülen güneş, ay ve yıldız kültlerinin, Gök Tanrı kültüyle ilişkisi çok erken dönemlerde aranabilir. Nitekim Çin kaynaklarına göre, Hun hükümdarı her sabah çadırından çıkarak güneşi ve akşamları da ayı ululuyordu. Bu inanışlar Vu-huanlar, Tabgaçlar ve günümüzde Yakutlarda devam etmiştir ve bu konudaki mitoloji dinsel etkiler Anadolu Türklerinde de karşımıza çıkabilmektedir.

Azerbaycanlı Türk araştırmacı M. Seyidov’a göre, eski Türklere ait tangrı sözcüğünün kökü tan(g) ’ dır. Eski Türk yazıtlarında ve birçok çağdaş Türk lehçesinde tan, güneşin doğduğu yerdir. Bu nedenle tangrı sözcüğü güneşle ilişkilidir ya da güneşi çağıran, doğmasını sağlayan anlamındadır.

Gumilev, Seyidov’un görüşüyle ilişkilendirilebilecek bir şekilde eski Türklerde, çoğunlukla da Göktürklerde diğer toplumlarda görüldüğünden farklı, özgün bir güneş kültünün bulunduğunu belirtmektedir. Bu araştırmacıya göre Gör Tanrı’nın tek bir davranış olarak hükümdarın otağına doğudan girdiği belirtilmektedir. Böylece aslında tanrıyı temsil eden gün ışığına tapılmış olunuyordu. Gumilev, XIX. Yüzyıl sonuna kadar Kaçinlerde uygulanan göğe kurban adama töreninde tapınılan nesnelerin gökyüzü ve güneş olduğu savunulan ve daha sonra Ruslar tarafından kuzeye sürülen Nganasanlar, sözü edilen bu eski kurban geleneğini sürdürerek yılda iki kez güneş ışığına kurban kesmekteydi. Bu nedenle Gumilev, Nganasanlarda görülen ışığı kutsal kabul etmenin benzerinin eski Türklerde de olduğunu ifade ediyor; bu durumda Nganasan dilinde nuo sözcüğü gökyüzü anlamına gelir ve ‘en ulu’ anlamını da içerir. Böylece evrenin yaratıcısı Nelata-nua (göğün ruhu), onun işçisi olarak görülen Kon, yani güneşle birlikte dünyanın düzenini sağlamaktadır.14

Yakut mitolojisinde, bazı araştırmacıların yaptığı derlemelere göre güneş, yukarı dünyada bulunan en büyük tanrı olan Ürün Aar Toyon’un karısı Kün Kübey Hotun’dur. Dünyayı ısıtır, temizler ve hayatın sürekliliğini sağlar. Ancak Eliade karısının değil de göğün dokuzuncu katında oturan gökteki tanrı ve ruhların başkasının ambleminin güneş olduğunu söylemektedir. Burada çözülmesi gereken bir sorun ortaya çıkıyor; ama devirlere göre her iki düşünce de ifade edilmiş olabilir.

Yakutlar, güneşi be ayı kardeş sayıyor, bazı kahramanların onların isteğiyle türediğini ifade ediyorlardı. Bu nedenle şaman giysileri üzerinde madeni halkalar yer alıyordu. Yakutlar, belki de Manici mitolojinin etkisiyle, güneş ve ayla savaşan ve bazen onları karanlık dünyasına hapseden kötü ruhlardan söz eder. Onlara göre güneş ve ay tutulmasının sebebi buydu. Onlar ay ve güneş tutulmalarında, tıpkı Türkiye’nin çeşitli yerlerinde olduğu gibi davul çalarak, gürültü çıkararak ay ve güneşi kötü ruhlardan kurtarmaya çalışıyorlardı.15

İdil-Ural Tatarlarından derlenen bir duada yerin, göğün, güneşin tanrı sayıldığı zamanların izleri belli belirsiz sezilmektedir:

Yer atası-alaca sakal!

Yer anası-asıl bike!

Tepesine tokluğun ver,

Damarına gücünü ver,

İl içinde bize de ver,

Başlıyoruz dileğimize

Kaldırıyoruz ellerimizi,

Güneş şahit ol!16

Türklere ait birçok efsane, masal ve hikayede ay erkek, güneş dişi olarak algılanır. Bu Umay kültüyle bağlantılıdır; çünkü bir tanrıça ya da dişi ruh olan bu ilah aynı zamanda güneşle de ilişkilendirilmiştir. Bu yüzden Anadolu Selçuklu mimarisine ait birtakım örneklerde erkek ve kadını temsilen(daire ya da ışınlı daire) içinde ay ve güneş kabartmaları bulunmaktadır. Bu şekillerin Türk hat sanatında yaygın olarak karşımıza çıkan hilyelerle de ilişkisi vardır. Peygamberin vasıflarının anlatıldığı hilyelerde ana metin, bazen hilal şekli oluşturmuş bir daire ya da sadece bir daire içine yerleştirilmiştir.

Güneş ve ayın kutsallığının günümüz Anadolu’sundaki Müslüman Türklerin inanışlarında da bazı izleri kalmıştır; örneğin güneş ve ay tutulmasında teneke çalınarak ya da havaya kurşun sıkılarak ay ya da güneşin bu durumdan kurtarılmaya çalışılması adeti Türkiye’nin çeşitli yerlerinde görülür. Harput’ta, güneş doğarken uyuyan kişinin evinin bereketinin kaybolacağına inanılır. Bu belki de Hunlardan beri süren güneş doğar doğmaz, ona saygı göstererek selam verme geleneğinin bir yansımasıdır ve bu nedenle güneş doğarken uykuda bulunmamak, güneşe duyulan saygının ifadesidir ve bereketin sağlanması için gereklidir.

Değişik araştırmalarda, çeşitli Türk topluluklarında ve Moğollarda bazı yıldızların, yıldız kümeleri ve gezegenlerin önemli sayıldığı, hatta bunlara tapıldığı ifade edilmektedir. J. P. Roux’ya göre özellikle 7. ve 9. gezegenler olan Venüs ve Mars pek çok mitin kaynağı olmuştur. Bu nedenle 7 ve 9 ile bu sayıların katlarına önem verilmiştir. Bunlardan Venüs, tanrı Erlik’le ilişkilendirilir ve Roux’ya göre şafak söktüğü zaman yıldızları öldüren bir savaşçı olarak düşünülmüştür. XI. yüzyıldan sonra ışıklı bir yıldız olarak Çobanyıldızı ile karşılaştırılır. Bu ikiliden Mars ise özellikle Kırgızlarda kötü etkiler getiren gezegen olarak tanınır. Ülker yıldızları (iyi yediler) VIII. yüzyılda iyi mevsim getiren yıldızlardır; tersine kötü mevsim getiren yıldızda vardır. Büyükayı, yedi hanlar, Jüpiter ya da Terazi burcu uyumlu kahramanlar olarak algılanır. Yine Roux’ya göre, özellikle, Türklerin tanrıların tanrısı olarak andığı Sirius yıldızına, Satürn (Zühal) gezegenine ve İkizler’e zaman zaman tapılmıştır.17Ortaçağ İslam yazarlarından Zekariyya b. Muhammed b. Mahmud el-Kazvini, ünlü Asarü’l-Bilad ve Ahbarü’l-İbad adlı eserinde kimi Türklerin yıldızlara tapındığını belirtirken şunları ekler:”Meslekleri kendi yıldızları Merih’in sanatı olan harp ve darptır.”

Tüm bu yıldızların, yıldız kümelerinin ve gezegenlerin, Gök ve Yer ile ilişkisini sağlayansa Kutup yıldızı, Türkiye Türkçesinde hala yaşayan diğer ismiyle Demirkazık yıldızıdır. Dünyanın eksenini(axis mundi) teşkil eden Dünya Ağacı, Kutupyıldızı’nın oluşturduğu eksene bağlanır.

Bazı Türk topluluklarında Kutupyıldızı göğün direği sayılır ve tanrıların atlarını bu direğe bağladığına inanılır. Başka bir mitte ise sözü edilen bu yıldız, göğün göbeği olup yerin göbeği ile kozmik eksen aracılığı ile birbirine bağlanır.

ÜLGEN

Ülgen, Radloff’un Sibirya’da yaptığı derlemelerde, sudur yoluyla Kayra Kan’dan meydana gelmiş, gökteki üç önemli ilahtan ilkidir. Radloff bu konuyu şöyle ifade eder:

“Tengere Kayra Kan bugün dahi semanın on yedinci katında oturur ve oradan kainatın kaderini idare eder. Kayra Kan’dan sudur yoluyla aşağıdaki üç yüksek ilah meydana gelmiştir: Semanın on altıncı katında altın bir dağ üzerinde yaşayan ve orada altın bir taht üzerinde oturan Bay Ülgen; semanın dokuzuncu katında oturan Kızagan Tengere ve semanın yedinci katında yaşayan akıllı Mergen Tengere; gök ile yeri aydınlatan güneş ana(kün ana) burada bulunur.”18

Bugün daha çok Altay ve Yenisey çevrelerinde kullanılan Ülgen isminin yerini bazen Kuday -bu sözcük Farsçada Hüda olarak geçer- (ya da Yakutlarda Ai Toyon) sözcüğü almaktadır. A. İnan’a göre kuzeybatı Moğolistan’daki Soyutlar bu ilaha ‘büyük han’ anlamına gelen Kayra Han demektedir. Ülken sözcüğü Kazak ve Kırgız lehçelerinde ‘büyük’ ve ‘ulu’ anlamlarını içermekte olup, Buryat şivesinde ilginç biçimde ‘ulu Yer’ demektir. Bu nokta çoğu kez Gök Tanrı’nın yerine kullanılan bu sözcüğün belki eskiden ya da bazı Türk topluluklarında Yer Tanrı olabileceğine de işaret eder.19Ülgen ismi geç dönemlerde Bay Ülgen (ulu zengin) olarak da kullanılmıştır.

Görüldüğü gibi Gök Tanrı’nın yerine kullanıldığı kabul edilen Ülgen isminin gerçekte Gök Tanrı olup olmadığı pek belirgin değildir. Eliade bu konu ile ilgili olarak şöyle demekte:

…verilen özellikleri göğe ilişkin olmakla birlikte, bu tanrının net olarak ve öteden beri bir yüce gök tanrısı olmadığına inanmak için nedenler vardır. Bay Ülgen daha çok bir atmosfer (hava durumu) ve verimlilik/doğurganlık tanrısı gibi görünüyor, çünkü eşi ve çok sayıda çocuğu vardır; sürülerin çoğalması ve ürünlerin bol olması onun elindedir….Evrenin yaratılışı ve dünyanın sonu gibi konulardaki mitlerde başrolü hep Tengere Kayra Han oynar; Bay Ülgen ise burada hiç yer almaz….Bu olgu bir atmosfer(ve tarımsal dinlerde verimlilik)tanrısının yavaş yavaş bir gök tanrısının yerini alması, dinler tarihinde oldukça sık rastlanan bir olgudur.20

Belki de Ülgen, büyük devletler kurmuş Türk topluluklarının Gök Tanrı olarak adlandırdığı ilahın daha az önemli, büyük devlet kuramamış Türk topluluklarındaki dönüş şeklidir.

Bir iyilik ilahı olan Ülgen ay, güneş ve yıldızlardan yukarıda yaşar. Ülgen’in bulunduğu yere uzanan yoldaki engelleri ancak şaman aşabilir. Erkek şaman yalnızca engellerden biri olan Altun Kazguk ya da Demirkazık denilen Kutupyıldızı’na kadar ulaşabilir. Bazı tasavvurlarda onun göğün yedinci, dokuzuncu ya da on altıncı katında oturduğu belirtilmektedir.

Altın kapılı sarayı ve altın tahtı bulunan Ülgen, genellikle insan şeklinde tasavvur edilir. Ancak simgesel olarak Ülgen’i ifade eden çeşitli etnografik ve sanatsal özelliği olan nesneler de bu tanrının tasvirleri olarak ele alınmalıdır. Anohin’in aktardığı şaman dualarında Ülgen’in belirleyici birçok sıfatı olduğu da görülür. Dualarda Beyaz Parlak (Ak Ayas), Parlak Hakan (Ayas Kağan), gürültücü, yakıcı, şimşekçi gibi ifadelerle nitelenir.

Ülgen’e kurban sunmak çeşitli açılardan önemlidir. Anohin’e göre Altaylılarda Ülgen’e üç, altı, dokuz ya da on iki yılda bir tören yapılarak, üç yaşında bir kısrak kurban edilir. Anohin belirtmemesine rağmen, kurbanı kesen ve kalabalık bir halk kitlesinin yer aldığı, bolluk, bereket ve refah dualarının edildiği töreni idare eden kişi şaman olmalıdır. Eliade’ye göre, Ülgen’e kurban sunulması onun Gök Tanrı olmadığına işaret eder. Başlangıç dönemleri hariç, Gök Tanrı’ya kanlı kurban sunulmamıştır.

Birçok yerde ezeli ve ebedi olarak kabul edilen Ülgen, insan ve dünyanın yaradılışında başrol oynar; atmosfer olaylarını düzenler, yıldızları idare eder. Gökkuşağını, insan ve hayvanların başlarını, kirpik ve göbeklerini o yaratmıştır. İnsanların yaşayacağı yerleri de yoktan var eden odur.

Ülgen’in yedi oğlu vardır: Karakuş (muhtemelen kartal), Karşıt, Buura-Kan(ve ya Pura Kan), Burça-Kan, Yaşıl-Kan, Baktı-Kan(ve ya Paktı Kan), Er Kanım.

Erkek evlatlarından birinin Karakuş olması Türk sanat tarihi bakımından önemlidir; çünkü sanat tarihimizde yırtıcı kuş tasvirleri son derece yaygındır. Kartal aynı zamanda Gök Tanrı’nın simgesidir.

Ülgen’in sayıları dokuzu bulan kızları, Akkızlar ya da Kıyanlar denilen ilham perileridir. Bu kızları temsilen kukla biçiminde yapılan tözler, şamanın elbisesi olan manyak’ın üzerine iliştirilmekteydi.21

YAYIK

İnsanları kötülükten koruyan ve hayat veren bu ruh, tanrı Ülgen tarafından gönderilmiş ve ondan sudur etmiş göksel bir ruhtur. Ayrıca insanlarla Ülgen arasında elçilik görevi görür. Abdülkadir İnan’a göre şaman dualarında Yayık, Ülgen’in emir eri, kızıl bulut sırmalı, dizgini gökkuşağı, kamçısı boz alev olan gökten haberler alan bir tanrıdır. Ayrıca toplulukların ve kişilerin yaradılışında yardımcı olmuş, aile ocağına şekil vermiş Ak Yayık olarak da anılır. Yine İnan’a göre Yayık rehberlik etmezse şaman göklere çıkamaz.22 Ancak bu durumlar tartışmalıdır; çünkü şamanın göğe çıkmasına yardımcı olan başka tanrılar ve ruhlar da bulunmaktadır; Yayık’a atfedilen çeşitli özellikler başka tanrılara da atfedilir.

Anohin, Altaylıların Yayık dediği bu tanrıdan daha ayrıntılı söz eder. O kötülüklerden korumak, hayat vermek için insanların arasına gönderilmiştir ve onlarla birlikte yaşar; bu denenle Kuday adıyla da anılır. Ülgen’le insanlar arasında aracılık yaparken şamanı kullanıp kullanmadığı sorusuna yanıt aramak yersiz olur; çünkü insanlar arasında yaşıyorsa, bu aracılıkta şamana ihtiyaç yoktur. Bu da büyük bir olasılıkla şaman unsurunun bu inanışa daha geç dönemde eklendiğini gösteriyor.

Öte yandan yine Anohin’in Yayık kaldırma töreni dediği saçı töreni de ilgi çekicidir. Tören ilkbaharda, davarların ve kısrakların sağılan ilk sütüyle bulgurun karıştırılmasından oluşturulan lapanın saçılması şeklinde yapılır. Bunun baharın gelişini kutlama(Yeni Gün/Nevruz) uygulamalarıyla da ilişkisi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu törende de gelen yılın faydalı olması temenni edilir.

Radloff’un Altaylardan yaptığı derlemelerde Anohin’in aktardıklarıyla uyuşmayan yerler vardır. Nitekim o beşinci katta en yüksek yaratan tanrı denen Kuday Yayuçi’nin bulunduğundan söz eder ve Bay Ülgen’in iki oğlundan biri olan Yayık’tan daha sonra bahseder. Radloff’un derlemesinde bu birinci oğuldan aynı zamanda May-ana olarak söz edilmesi ilginçtir. Diğer oğulsa insanların hamisi ve piri sayılan May-ata olarak belirtilir. Ülgen’in iki oğlunun yaşadığı yer göğün üçüncü katıdır ve burada aynı zamanda Türk mitolojisi için önemli bazı öğeler bulunur; örneğin yaşamın kaynağı olduğu kabul edilen göl ile onun yanında kutsal bir dağ olan Süro Dağı da burada bulunur. Söz konusu dağda yeni Kuday, yani yedi tanrı yaşar. Bu tanrıların tebaları, Yayuçi (yaratan) denilen ruhlar, koruyucu melekler ve insanlara eşlik eden ruhlardır. Bu arada iyi insanların, doğru yolda bulunanların, yani aktuların yaşadıkları ak/cennet buradadır. Radloff’un anlattıklarından çıkardığımıza göre cennetteki bu ruhlar, yaşayan insanların ataları olup bir süre sonra yarı tanrı haline gelerek gerektiğinde hayattaki akrabalarına yardım ederler.23

Yayık’tan fazla söz etmemekle birlikte Yayık Han’ı Eliade’nin neden Denizin Efendisi olarak sunduğu anlaşılmaz bir nokta olarak kalmaktadır. Yalnız Radloff, Altaylıların Yer-Su tanrıları / ruhlarından söz ederken, bunlardan Talay Kan’a, ‘taşmış suların hanı’ anlamına gelen Yayık Han da denildiğini belirtir. Eliade’nin söz ettiği Yayık Han büyük bir olasılıkla bu ilah olmalıdır. Eliade, Yayık’ın ayrıca şamanın esrik yolculuğuna çıkmadan öne başvurduğu yardımcılardan biri olan ruh ya da tanrı olduğunu ifade eder.

SUYLA

At gözlü kartal da denilen bu tanrı/ruh yine göksel ruhlar sınıfındadır; insanları korur ve onların arasında yaşar. Su, ay ve güneşin parçalarından yaratılmıştır. Altaylılara göre bu ruh insanın hayatını değerlendirir ve hayatında gerçekleşecek değişiklikleri haber verir. Bu yüzden ‘iki dilli kekeme han’ adı verilen bu göksel ruha, bu bilgilerin derlendiği yıllarda takı saçısı yapıyorlardı. Ayrıca Yayık ile birlikte kurbanın canını
Ülgen’e götüren bu ruh, esrik yolculuğunda şamanı, yolundan çevirmek isteyecek kötü ruhlardan korur.

KARLIK

Suyla birlikte görünen ve onunkine benzer görevi olan bir ruhtur. İşareti büyük olasılıkla dumandır; çünkü Anohin’in derlemesine göre onun adına, çadırın tepesindeki açıklıktan ocakta bulunan ateş üzerine duman çıkması için su serpilir.

UTKUCI ( GÜLER YÜZLE KARŞILAYAN)

Şamanın kurbanını baş tanrı Ülgen’e ileten ve bu tanrının elçisi sayılan ruhtur. Yeryüzüne inmediği için şamanı gökte karşılayarak onun dileklerini Ülgen’e ulaştırır. Sunulan kurbanı da alarak altın tahtında oturan Ülgen’e takdim eder. Böylece Altınkazığa (Demirkazık) kadar gelebilmiş olan şamana geri dönerken üzerine bineceği bir kaz verir. Şaman ve eşlikçileri (Suyla, Karlık ve Yayık), Budist ve diğer Asya mitolojilerinde tanrıların/ruhların ya da önemli kişiliklerin bir hayvanın sırtında bir yerden bir yere uçması ya da gitmesi gibi bu hayvanın sırtına binerek yer yüzüne inerler.

YILDIRIM TANRISI

Bazı Şamanistlerin gökteki bütün olayları Ülgen’e bağlamalarına rağmen, birtakım Şamanistler gökle ilgili kimi unsurları da ilah olarak kabul ederler. Yıldırım tanrısı bu gruptandır. Yerdeki kötü ruhları izleyen bu tanrı, kötü ruhların saklandığı varsayılan ağaçlara ateşini gönderir. Böylece üzerine yıldırım düşen ağaçtan bir parça alınıp saklandığı zaman o parçanın bulunduğu yere kötü ruhların ve cinlerin gitmemesi sağlanmış olur. Bazı Türk toplulukları yıldırım tanrısına süt ya da ayran saçı ediyorlardı. Yıldırım Uygurlarda da kutsal sayılıyordu. Uygurlar yıldırım düşerken göğe doğru ok atarlardı. J. P. Roux, Tahtacıların bazı inanışlarına, Nasreddin Hoca fıkralarına ve Volga Bulgarlarında üzerine yıldırım düşen evin, içindeki eşyalarla birlikte terk edilmesi gerektiği inancına dayanarak, gök gürlemesi ve yıldırımın, tanrısal bir cezalandırma olduğunu iddia eder.

SAVAŞ TANRILARI VE YUKARI DÜNYANIN HASTALIK VEREN KÖTÜ RUHLARI

Kıskançlık, düşmanlık ve acımasızlığın tanrıları olan İlbis Kuha ve Ohol Uola, Yakutların savaş tanrılarıdır. Ayrıca göğün çeşitli yerlerinde bulunan ve insanlara çeşitli hastalıkları gönderen kötü ruhlar olarak (Yakutlarda) Hagdan Buuray Toyon, Dohsun Duyar, Dalbar Çuonah, Çaaday Bolloh, Kere Ubahalaah Hatun ve Cabağa Buuray Toyon’un adları sıralanabilir.

Türk topluluklarında savaş tanrısı olan başka tanrılar ve kahramanlar da vardır; örneğin Erlik bazen savaş tanrısı kimliğine bürünür. Ch’ih-yo, Alp-Er Tunga gibi kahramanların da bu konuyla ilişkileri vardır.

YER-SU (ORTA DÜNYA VE AŞAĞI DÜNYA) TANRILARI VE RUHLARI

Orhun yazıtlarındaki bazı satırlarda Yer-Su ruhlar ya da ilahlarından bahsedilmektedir:

Yukarıdaki Türk Tanrısı (ve) Türk kutsal yer ve su (ruhları) şöyle yapmışlar: Türk halkı yok olmasın diye, halk olsun diye, babam İlteriş Hakan’ı (ve) annem İlbilge Hatun’u göğün tepesinde tutup (daha) yükseğe kaldırmışlar muhakkak ki.24

Kara yer anlamına gelen Yağız Yer tabiri, Orhun yazıtlarında “mavi gök” ifadesiyle yan yana geçer; bu husus Gök Tanrı’yı anlatan bu çok önemli ibare yanında Yağız Yer’in, dolayısıyla yer tanrısının ve ruhlarının önemini göstermektedir. Çeşitli araştırmacılar Yer ya da Yer Tanrı kavramını dişi olarak görmekte, buna bağlı olarak da yer ilahesi deyimini kullanmaktadırlar. Ancak kimi araştırmacılar ayrı bir yer tanrısı ve ya yer tanrıçası olduğunu kabul etmektedir. Zannederiz ki, bu konudaki bilgilerimiz artmadıkça söz konusu husus tam açıklığa kavuşmayacaktır.

Yer-Su ruhları, üzerinde yaşanılan yeri temsil eden tuhlar topluluğu olduğu için, dağların eteklerinde, nehir kaynaklarında, denizlerde vs. otururlar. Bir görüşe göre sayıları on yedidir. Ebu Reyhan el-Biruni, el-Asarü’l-Bakiye an el-Kurunü’l-Haliye adlı kitabında Kimak ülkesinde bir dağda bulunan bir pınara tapıldığını şöyle anlatıyor:

Kimak ülkesinde Menkur denen dağda bu göl gibi bir tatlı su gözü vardır. Bu gözün miktarı büyük bir kalkan genişliğindedir. Suyu ağzına kadar doludur. Çoğu defa bu sudan bir ordu içer, fakat bir parmak dahi eksilmez. Bu gözün yanında bir taş üzerinde secde eden bir adamın ayaklarının, parmaklarıyla beraber avuçlarının ve sizlerinin izi vardır. Oğuz Türkleri bunları görünce secde ederler.25

Yer-Su ruhları insanlarla ilgili pek çok şeyi düzenlerler. Dağ ruhları da bu grubun içine girer. Hayvanların çoğalması, sağlık, kötülüklerden korunma onların sayesinde olur. Yer-Su ruhları da iyi ruhlar zümresinden olup töz yerine de geçer.

Eski Türklerde yer kültlerine bağlı olarak birçok inanç gelişmiştir. Bunlardan biri de kutsal dağ ile ilgilidir. Kutsal dağlar yeryüzünün merkezinde yer alıyor ve dünyanın eksenini oluşturdukları kabul ediliyordu. Eski Türklerde kutsal olarak tanınmış çeşitli dağlar vardı. Bunların en tanınmışlarıysa Ötüken dağlık ve ormanlık alanıydı. Büyük Türk devletleri burayı devlet merkezi yapmışlardır:

…şimdi de fesat olmaksızın Türk hakanı Ötüken ormanında oturur ise ülkede mihnet olmaz…26

Türk topluluğunda düzenlenmiş açık alanlar şeklinde ve önemli kısmı dağ, tepe ya da yüksek yerlerde bulunan tapınma yerlerinin varlığını açık olarak gösteriyor. Özellikle her yıl aynı yere gelerek aynı ritüelleri tekrar etmeleri bu konuda şüpheye yer bırakmıyor.

Dağ kültleri ve dağların üzerinde tapınakların bulunması başla topluluklar içinde söz konusuydu. Türklerin komşusu Çin’de beş dağ kültü meydana getiren dağların hepsi de Türklerde olduğu gibi ağaçla kaplıydı ve üzerlerinde çok sayıda Tao tağınağı bulunuyordu.27

Türeyiş konusuyla ilişkili olarak sık sık ortaya çıkan mağara kültü de bu konuyla ilgilidir ve kurttan türeme efsanelerinde görülür. Belki yabancı kaynaklı olmakla birlikte Göktürk hükümdarlarından birinin mağarada geyik şekline girmiş tanrıçayla beraber olmasını anlatan efsanede de bu olay vurgulanır.

Öte yandan bilindiği gibi kurttan türeyiş efsaneleriyle ilişkisi bulunan ve Türklerin düşmanlarından kaçarak sığındıkları dağların arasındaki bölgeden (Ergenekon) kurtuluşlarını anlatan ve Göktürk dönemine dayanan Ergenekon Destanı da temelde, dağ ve yer kültleriyle ilişkilidir. Ancak bu destanda Türk kozmolojisinde önemli bir motif olan demir unsuru da işin içine girmektedir. Nitekim bir demircinin önerisiyle Türkler dağda bulunan bir demir yatağını eriterek sığındıkları yerden çıkar ve atalarının topraklarına inerler.

Yer unsuru içine giren demir eski Türklerde kutsal sayılırdı. Bunun en büyük sebeplerinden biri de Türklerin yurtlarında demir yataklarının bulunması ve bunların Altay’ın Demircileri olarak anılan Türkler tarafından işlenmesi, özellikle silah yapımında kullanılmasıdır. Kötü ruhları kovduğuna inanılan demir, belki de yüzyıllarca, yeni ölmüş insanların bekletilen cesetleri üzerine konuşmuştur. Öte yandan demiri işleyen ve ona şekil veren demirciler de önem kazanmış, birçok efsane ya da hikâyede yer almıştır. Hatta bazen Yakutlardaki Kıday Bahsı gibi demirci ustalarının koruyucu tanrısından bahsedilmiştir.

Demirin ya da genel olarak madenin kutsal sayılması başka mitolojik çevrelerde de sık sık karşımıza çıkan kutsal kılıç ya da bıçak kavramını hatırlatmaktadır. Bu kutsal kılıç ya da bıçak motifiyle ilk kez Çin resmi tarihi Han-Shu’da Hunların kurban töreni anlatılırken karşılaşıyoruz:

“Han Ch’ang ve Chang-neng birlikte Shan-yü ve büyük memurlar ile dağdan No Nehrinin doğusuna indiler. Kurban etmek maksadıyla oraya beyaz bir at koydular. Shan-yü, Ching-lu bıçağı (kılıcıyla) bir metal kaşık aldı ve (atın kanını) şarapla karıştırdı. O zaman Lao-shang Shan-yü tarafından kesilen Yüe-chih kralının kafatası, içki kabı olarak kullanılıyordu. Birlikte içerek kan yemini ettiler.”28

Ancak anlatılan bu hikâye de esasında yer unsuruyla ilgili olması gerekirken belki de tanrısal bir nesne olduğundan dolayı ya da renginden ötürü bıçak ya da çıkış göğe kurban esnasında kullanılmıştır. Chü-hsün Kao’nun araştırmasına göre, göğe kurban törenlerinde kullanılan Ching-lu bıçağı ya da kılıcı zamanla bir ruh ya da ilah haline gelmiştir. İnanışa göre, Ching-lu zaman içinde göğün dokuz katından birinde bulunan bir ruh olarak kabul edilmişti. Öte yandan Heredot’un kitabında kan ve şarabı karıştırmak için kullanıldığı söylenilen ‘akinakes’, bu tip kısa bir kılıcı ifade ediyor. Böylece Türklerde de yavaş yavaş gelişen kutsal kılıç motifi, Cermen mitolojisindeki Kral Arthur’a verilen ve insanı dünyanın hâkimi haline getiren kutsal kılıç efsanesinde olduğu gibi Avrupa Hunlarında da görülecek ve Attila’nın eline ulaşacaktır.

Son devirlerde Türk toplulukları arasında yapılan araştırmalarda tespit edilen destan, hikâye, masal ve efsanelerde yerin önemine ilişkin birçok şey anlatılır. Seyidov’a göre Köroğlu hikâyesinin Türkmenistan değişkesinin ilk şeklinde Köroğlu mezarda yani toprağın içinde doğar. Böylece onu yer doğurmuş olur. Yakutların Olonho hikâyelerinde, zayıf doğan kahramanların toprağa bastırılarak ondan aldıkları gıdayla gürbüzleştikleri, güçlü birer kahramanlar oldukları anlatılır. Doğan çocuğu toprağın üzerine koyma geleneği ya da zayıf ve hasta olanları toprakla temas ettirme gibi uygulamalar Çinlilerde ve bazı eski Avrupa kültlerinde karşımıza çıkmaktadır.

Yer kültüyle ilgili bir efsanede Çinli kıza âşık olan Türk hakanından söz edilmektedir. Çinliler, kızı Türk hakanına memleketin ortasında bulunan ve kutsal sayılan bir taşı kendilerine vermeleri karşılığında verebileceklerini söylerler. Bu taşa saygı gösterildiği zaman ülkede bolluk ve bereket olurmuş. Hakan taşı vermeye razı olur. Parça parça Çin’e götürülen taşın son parçası da gittikten sonra ülkede felaketler başlar:

“Siz Çinli prensesimizle evlendiniz, bizim de sizden bazı yardımlarınızı istemek için ricalarımız olacak. İyi talih taşları sizin muhterem memleketinizce kullanılmamaktadır. Sizin yerinize biz bu taşları değerlendirelim, dediler ve Tigin ile anlaştılar. Bu taşları alıp Çin’e götürmek istediler. Fakat taşlar çok büyüktü ve Çin’e götürme imkânı yoktu. Bunun üzerine taşları ateşe verip yaktılar, üzerlerine sirke döküp hepsini küçük parçalara ayırdılar. Ondan sonra bu parçaları alarak Çin’e gittiler.”29

Bu olaydan sonra kuşlar ve hayvanlar tuhaf tuhaf bağırmaya başlar. Ülkenin başına türlü felaketler gelir. Birçok kağan arka arkaya ölür. Bunun üzerine Uygurlar memleketlerinden ayrılmak zorunda kalarak Koço’ya göç ederler.

Yo Kan

Yer ilahlarının en kudretlisidir. Dünyanın merkezinde var olduğu varsayılan ve ucu Ülgen’in evine kadar ulaşan bir çamın (dünya ağacı) bulunduğu yerde oturur. Onun So Kan ve Temir Kan isimli iki oğlu vardır. Bunlar insanlar tarafından sunulan şeyleri memnuniyetle kabul ederler.

Yakutlarda bu Altaylı ilahın yerine Aan Alahçın Hotun denilen bir ruh Orta Dünya’nın en büyük ruhu olarak anılır. İnsanlar, hayvanlar ve doğanın koruyucusudur. Büyük kayın ağaçlarında oturan ve otluk-yeşil alanlarda kasırga şeklinde gezen bu tanrı, insanların ekolojik çevreyi tahrip etmesine çok üzülür ve ağlarmış. Yine bu tanrının otlar, ağaçlar ve diğer bitkilerin ruhları olan oğulları ve kızları vardır. Bunun dışında Eliade, zaman zaman yere inen, sonsuzluğun güçlü beyi olarak nitelenen ve dünyadaki varoluşu temsil eden bir tanrı olan Ulu Toyon’dan bahseder. Bu da belki Yo Kan ile kıyaslanabilir.

Talay Kan

Denizlerin hâkimi, ölülerin koruyucusu ve yeryüzündeki bütün suların hükümdarıdır. Altaylılarda bazen Yayık Han olarak da anılır. Evi on yedi denizin birleştiği yerdedir. Ele aldığımız bu tanrı Yunan mitolojisindeki, deniz tanrısı Poseidon ( Neptunus) ve Mezopotamya tanrılarından Ea’ya karşılık gelir.

Tam olarak Talay Kan’la aynı niteliklere sahip olmasa da Yakutlarda, suyun temizliğini, balıkların çoğalmasını sağlayan bir ruh vardır.

Radloff, Talay Kan’dan sonra başka önemli yer ruhları ve ya hanları olduğunu da aktarmaktadır.

Umay

Tanrıça ya da dişi ruh olarak ele alabileceğimiz Umay hakkındaki en erken belgeler Orhun Abideleri’dir. Tonyukuk yazıtının 38. satırında düşmanın çokluğu karşısında geri dönmek isteyenlere Tonyukuk’un verdiği cevabın bir bölümünde Umay zikredilmektedir:

“ (Buralara kadar) gelenler”(geliş) zor(du)” dediler, (ama pek de zorluk) hissetmediler.

Galiba, Tanrı Umay, Kutsal Yer ve Su (ruhları bize) yardımcı oluverdiler. Niye kaçıyoruz?”30

Tonyukuk’un ikna edici konuşmasından sonra Göktürkler savaşı kazanan taraf olur. Kültigin yazıtının doğu cephesinin 31. satırında da Umay’dan bahsedilmektedir.

“Umay misali annem Hatun’un kutu sayesinde, kardeşim Kültigin erkeklik adını elde etti. On altı yaşında, amcam Hakan’ın devleti için şöyle başarılar kazandı.”31

Sözü edilen bu parçada Gök Tanrı’yı temsil edilen hükümdarın hanımının da Umay’ı temsil ettiği anlaşılmaktadır. Kutunu aslında Umay’dan alan Hatun onun yardımıyla Kültigin’i dünyaya getirmiş, Kültigin’de bu kut sayesinde zamanı geldiğinde erkeklik adına sahip olmuştur. Burada Dede Korkut’ta da görülen bir erkeğin adının sonraları yararlılık ya da kahramanlık gerektiren bir iş yaptıktan sonra konulması gereğinin eski bir şeklini görüyoruz; çünkü burada erkeklik adı bir şaman ya da ozan sayesinde değil Umay sayesinde elde ediliyor. Bu ifadelerden açıkça Umay’ın kadın (anne) ve çocuklarla ilgili bir tanrıça ya da ruh olduğu belli olmaktadır.

Umay, Orhun yazıtlarında dişi bir ruh olarak anılırken, Altın Köl I. Yazıtında adı Bey (beg) olarak geçer:

“bu bizim adımız Umay beğdir.”32

Fakat bu durumda normal sayılabilir; çünkü söz konusu olan tanrıça ya da dişi ruh insanların doğumuyla ilgilenmektedir. Bu nedenle bu yüce varlığın ismi erkek olsun dişi olsun insanlara verilebilir. Nitekim Türk kültüründeki ad verme ile ilgili geleneklerde bir isim bazen anlamından dolayı kadına da erkeğe de verilebilir.

Umay sözcüğünün etimolojisi hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. H. N. Orkun’a göre bir ilaheyi ya da dişi ruhu ifade eden bu sözcüğün aslı Sanskiritçe olmalıdır. Nitekim eski Hint mitolojisinde Uma isimli bir tanrıça vardı. Uma sözcüğü ışık anlamına gelmekte olup özellikle eski Hint tanrısı Siva’nın karısının ismi olarak geçmektedir. Işık, köken olarak güneş ve dolayısıyla ışıkla ilişkilendirilmesi nedeniyle tanrıça Umay’la bağlantılıdır.

Divanı Lugat-it Türk’te Umay’a tapıldığında oğlan çocuk doğumunun gerçekleştiği ifade edilmekte, ayrıca onun doğumundan sonra çıkan ‘son’(plasenta) olduğu belirtilmektedir. J. P. Roux’a göre, Kaşgarlı Mahmud’un Umay olduğunu ileri sürdüğü plasenta ile insan ruhu arasında sıkı bir ilişki vardır. Van der Leeuw’in görüşünü kabul eden bu araştırmacı, plasentanın doğumdan hemen sonra vücudu terk etmesine rağmen bu varlığa bağlı kalmayı sürdüren ruh özünü oluşturduğunu belirtir. Ona göre bu ruhla Kaşgarlı’nın belirttiği, Umay aynı tanrıdır. Böylece yeni doğan çocuk, muhtemelen ana karnındaki eşine ya da ‘son’ olarak belirtilen plasentaya, yani Umay ismindeki tek ruha sahiptir.

Umay günümüzde kadınları ve çocukları koruyan bir ruh biçimini almış olup Tunguzlarla birlikte Güney Sibirya ve Altay Türklerinde görülür. Buralardaki inançlara göre, Umay her zaman çocukla beraberdir; ancak onun çocuğu terk ettiği zamanlarda olur. Bu ayrılma uzun sürdüğü zaman çocuk hastalanır. Umay’ın çocukla beraber olduğunun işareti, çocuğun uykudayken gülümsemesidir. Ağladığı zaman sözü edilen koruyucu ruhun gittiği düşünülür. Çocuk hastalandığında Umay’ı getirmesi için Kam çağırılır. Bazen çocuğun doğmadan önce ruhunu koruduğu var sayılan Umay; Sagaylar, Şorlar ve Beltirler arasında üç yaşına gelene kadar çocuğun ruhunu temsil etmektedir.

Umay hakkında geniş bilgi veren Seyidov, Umay’ı bir yandan güneşle ilişkilendirirken bir yandan da dişil unsur olan yerle ilgili görmektedir. Kutsal Yer’in(Ötüken) Türk topluluklarına yardım etmesi gibi Umay’da yalnız çocukların değil, bütün Türk halklarını, hatta bütün insanları koruyan, onlara kut veren bir tanrıçadır. Bu nedenle Kırgızlara göre Umay aynı zamanda bol mahsül almaya mal ve mülkün artmasına yardım eder. Seyidov’a göre Umay’ın Ötüken kültü ile ilişkisi de vardır. Ona göre Ötüken; devleti, hakimiyeti koruyan bir ilahedir. Bu tanrıça hakanlara ıdukluk, bolluk ve kut verirdi. Bu özelliği az önce Umay ile ilgili söylediğimiz özellikler ile çakışır ya da en azından paralel düşer. Ötüken daha genel olarak düşünüldüğünde Yer kültü(Doğa Ana) ile ilgilidir. Böylece toprağın ana olması fikri ile Umay düşüncesi uyuşur.

Öte yandan her şeye hayal veren güneşin de Umay’la ilgisi vardır. Güneşin san rengi yüzünden Türk halklarında Umay’a Sarı Kız da denilmektedir. Güneşin ısı vermesi dolayısıyla Umay, ateş ve ocak kültleriyle de ilişkilendirilir. Eğer sözcüğü Türkçe kabul edersek ay sözcüğü de umay sözcüğüne yakın durmaktadır. Türk mitolojisinde ağaçların insanın türemesiyle ilişkisi de bu konuyla ilgilidir.

J. P. Roux, Umay’ın çocukları ve kadınları korumasıyla ilgili olarak onun lohusalık hummasını temsil eden bir ruh ya da şeytan olarak algılanan Al Kansı’nm (Albıs) düşmanı olup olmadığını öğrenmenin ilginç olacağını söylüyor. Fakat Seyidov’un dediği gibi, Albıs gerçekten güneşin, ateşin, mahvedici sıcaklığın timsaliyse onun Umay’dan ayrı bir ruh olacağını düşünmek de hata gibi görünüyor.

Öte yandan aşağıda da belirtileceği üzere, Umay’la ilgili uygulamalarda onun zaman zaman kötü nitelikli bir hale geldiği de düşünülürse, Al Karısı belki de Umay’ın ta kendisidir ya da onun kötülüğü temsil eden bir şeklidir. Nitekim Türk topluluklarında Umay ‘ateş ruhu’ olarak da kabul görmüştür.

Yine Sinor’un aktardığına göre, Umay’la ilgili gizli ve tehlikeli bir uygulama da yapılıyordu. Şaman vasıtasıyla yapılan bir törende, sağlıklı bir bebeğin ruhu nakledilerek kısır bir kadının çocuk sahibi olması sağlanmaya çalışılıyordu. Tören son ucunda kadının gebe kalması umuluyor, ancak ruhu nakledilen, yani Umay’ı getiren bebek ölüyordu. Görüldüğü gibi Umay kültü zaman zaman tehlikeli ve iyiliğin yanında kötülük getirici bir uygulamaya dönüşebilmektedir. Bunu kısmen Mezopotamya ve Avrupa’nın karanlık güçlerle ilgili çeşitli kültlerindeki bebek kurbanı ayinine benzetebiliriz.

Bazı topluluklardaysa Umay (Imay) ateş ruhu, bazen de ölüm meleği olarak kabul edilmiştir. Umay kültü Yakutlarda yerini zamanla ayısıt denilen ruhlara bırakmıştır. Bunlar bereket ve refahı sağlayan ruhlardır, inanca göre Yakutların Ogo Imita, ‘çocuk ımısı’ dedikleri bu ruh bir kuş şeklinde çocuğun başı üzerinde öter ve bununla çocuğun neslinin bereketli olacağını haber vermiş olur. İlginçtir ki, Türk-İslam kültüründe karşımıza çıkan ve daha çok talih kuşu olarak algılanan Hüma ile ilgili çeşitli inanışlar bu ruh ya da ruhlar için söylenenlere az ya da çok uyar. Hüma kuşunun benzer türden başka uçar hayvanlarla ilişkisi vardır.

Uno Harva, Ayısıt ya da Ayisit denilen ruhtan ayrıntılı olarak bahsetmektedir. Ayisit aslında dişi bir ilahedir; Yakutlar onu Kotun (Katun/Hatun) olarak anarlar. Belirtildiğine göre o eski efsanelerdeki gök tanrının karışıdır. Hıristiyanlık devrinde de Allah’ın anası olarak kabul edilmiştir (Meryem’le ilişkilendirilmiş olmalı). Yakutlar lohusayı üç gün sonra terk eden Ayisit’in çocuğu korumak ve ona bakmakla görevli olduğunu kabul ediyorlardı.

Başka bir efsanedeyse doğum sancılan geldiğinde kadının göğe dua ettiği ve gökten iki ayisitin gelerek kadına erkek çocuğu doğururken yardım ettiği ifade edilmektedir. Harva ayrıca bazen doğum esnasında beyaz bir hayat sıvısı (süt?) akıtabilen tek bir doğum ilahesinden bahsediyor. Bir dua bunu göstermektedir:

“Ey halik benim için lütfet, sen ki ilk günde orta makamda (yani arzda) iken hayat mayiini bana akıtır ve dersin: Sen sürekli nefese ve ölmez hayata nail olacaksın ve bu sana sağılan inekten gelecek, bunun sayesinde doğan çocukların çoğalacaktır.”

Yine Harva’nın ifadesine göre, Altay Türkleri de aynı şekilde çocuk ruhunun (yani kutunun) gökte bulunduğunu kabul ediyorlardı. Anohin, Teleütlerin göğün dördüncü katında oturan Enem Yayuçi’nin (Yayuçi Ana) çocuğa ruh verdiğine inandıklarını söylemektedir:

Doğum ilahesi o anda doğacak çocuğun ömrünün uzunluğunu hususi bir kitaba kaydetmek suretiyle tayin eder. Teleütlerin anlattıklarına göre, kitaba kaydedilen an geldiği zaman ruh {sür) vücudu ebediyen terk etmek mecburiyetindedir. Eğer kundak çocuğu ölürse Teleütlü anne göğüslerindeki sütü sağarak Enem Yayuçi için etrafa saçar. Teleütler bundan mada hayvanların ruhlarının (kuı) bir gök hediyesi olduğuna da inanıyorlar. Anohine göre hayvanların ruhunu veren Erman-Kan göğün üçüncü katında oturuyor. Altaylıların dini telakkilerini inceleyen Radloff en yüksek yaratıcı Kuday Yayuçi’nin beşinci gök katında oturduğunu anlatıyor ve aynı şekilde Verbitskiy de çocukların yaratıcısı olan kudretli melek Yayuçi’nin göğün beşinci katında oturduğunu söylüyor. Verbitskiy’in tetkik ettiği şaman şarkılarında Yayuçi kadın ilahe olarak Enem Yayuçi, Yayuçi anne olarak görülüyor. Şaman göğün beşinci katına, seramoni ile vasıl olduğu zaman ilaheyi bu isimle selamlar. Ara sıra bu ilaheyi Khan Anne Yayuçi diye de isimlendirir. Fakat bunu takip eden en enteresan şey şaman tarafından söylenen şu şarkıdır: Anne Yayuçi beşinci gök katında nâpak olanı paklayan süt beyaz gölde / Ey Tapkay! Göbek bağını çözersin / Sana yalvarıp yakarıyorum ey Yayuçi Khan.

Süt beyazı göl süt ak göl cennet bölgelerinden biridir. İnanılan birçok tabirlerde çocuk ruhunun semavi cennetten yeryüzüne geldiğini gösterir.

Bir mezar ya da pınar başındaki ağacın dallarına Allah’tan çocuk dilemek üzere küçük bez salıncak-beşiklerin asılması, İslamiyet’ten önceki Umay kültünün izleriolarak değerlendirilebilir. Bu tespit doğruysa Umay kültünün yer, su, ağaç, ölüm kültleriyle ilişkili olduğu bir kez daha vurgulanmış oluyor.

Türk sanat tarihi kapsamına giren bazı heykel ve kaya resimlerinin Umay’ı tasvir ettiği ileri sürülmüştür. Günümüz Orta Asya’sının el sanatlarında nazarlık olarak kullanılan farklı nitelikteki Umay tasvirli dokumalara da rastlanılmaktadır.

Ana Maygıl ve Ak-ene

Altaylılar tarafından inanılan iki dişi ruhtur. Ak-ene yaratıcı eril tanrı Ülgen’e yaratma kudretini ve ilhamını vermiştir. Ana Maygıl ise ulusu koruyan ve kendisine uluş anası da denilen ruhtur.

Rüzgâr ve Yağmurla İlgili Öğeler

Bu ruhlar hem Gök hem de Yer-Su unsurlarıyla ilgilidir. Bazı Türk topluluklarına göre, rüzgâr ya da kasırga çeşitli ruhların işidir; örneğin Yakutların inandığı ruhlardan Tıal-holoruk İççite, rüzgâr ve kasırganın ruhu olarak sunulmaktadır. Ayrıca yağmur yağmasını sağlayan ruhlar da vardır.

Eski devirlerden kaynaklanan inanışlara göre yad, yada ve ya başka isimlerle anılan bir taşın gerektiğinde yağmur, kar yağdırmak ve rüzgar estirmek için kullanıldığına ilişkin rivayetlerin sözünü ettiğimiz bu konuyla ve kutsal dağ temasıyla ilgisinin olması gerekir. Yağmur taşı konusunda ortaçağ İslam kaynaklan da dâhil olmak üzere birçok eski metinde çok sayıda efsane ya da mitolojik iz taşıyan hikâyeler anlatılır.

Ortaçağ İslam coğrafyacılarından, Gerdîzfnin Zeynü’l-Ahbâr, Yâkût el-Ha-mavî’nin Mu’cemü’l-Büldân, Ebû Zeyd el-Belhî’nin el-Bed’ ve Târih, Ebû Reyhan el-Bîrûnfnin el-Asârûl-Bâkiye an el-Kurûnü’l-Hâliye, yine Bîrûnî’nin el-Ce-mâhir fi Ma’rijetûl Cehâvir adlı eserlerinde ve yazarı bilinmeyen H. 520 tarihli Mücmelü’t-Tevârth adlı yazmada ya da taşından bahsedilmektedir.

Anlatılanların bir kısmı mitolojik bir kısmı da mitlerden etkilenmiş rivayetler şeklindedir. Aşağıda da değinileceği gibi, bazı anlatımlarda bu konudaki rivayetler İslamileştirilmiştir; örneğin Gerdîzfnin eserinde yada taşının kökeni Nuh peygamberin duasına bağlanır:

“Nuh peygamber Allah’a dua edip Yafes’e bir isim (dua) öğretmesini, bu duayı okuyunca yağmur yağmasını niyaz etti. Allah onun duasını kabul etti. Yafes’e bir isim (dua) öğretti. Yafes bu ismi bir taş üzerine yazdı. İhtiyaten unutmaması için bu taşı boynuna astı. Bu isimle yağmur yağmasını istediği zaman yağmur gelirdi. Bu taşı suya vurursa bu su hastaya şifa verirdi. Bu taşa onun oğulları mirasçı oldular. Oğuz, Halluh (Karluk?), Hazar ve benzerleri gibi, onun nesli çoğaldı. Sonra, bu taş sebebiyle nesli arasında anlaşmazlık çıktı. Bu taş Oğuzların elindeydi. Yafes’in oğullan “Bir gün toplanıp kura çekelim, taş kime çıkarsa ona verelim,” dediler. Bunun üzerine Oğuzlar aynı şekilde başka bir taş yaptılar. Bu ismi (duayı) onun üzerine de yazdılar. Oğuzların büyüğü bu sahte taşı boynuna astı. Kararlaştırılan gün gelince, kura çektiler. Taş Halluhlann hissesine düştü. Oğuzlar yaptıkları sahte taşı Halluhlara verdi. Esas taş yanlarında kaldı. Türklerin taşla yağmur istemeleri bu sebeptendir.”

Görüldüğü gibi İslami dönem mitlerine göre, muhtemelen Allah’ın sözünün yazılı olduğu bir taştan ibaret sayılan yada taşı, Allah’ın Türklere Nuh ve Yafes aracılığıyla armağanıdır. O Türklere özgü bir ayrıcalıktır. Bu ifadelerde ya da taşının kökeninin İslamileştirildiğini görmekteyiz. Oysa bunun yukarıda Kazvmî’nin eserinden verdiğimiz dağ ve yağmur taşı arasındaki ilişkiden de anlaşıldığı gibi, bu taş dar anlamda dağ kültü, geniş anlamda yer küllüyle ilgilidir.

Mücmelü’t-Tevârih isimli kitapta konuyla ilgili anlatılanlar daha önce ele aldığımız parçayla kısmen örtüşmektedir. Yalnız burada Nuh’un taşı verdiği Yafes, Ceyhun Nehri’nde öldükten sonra taşı Guz alır ve bunun üzerine kardeşler arasında tartışma çıkar. Sonunda kura çekmeye karar verilir. Guz taşın bir benzerini yaparak, daha sonra kurada kazanan Türk’e verir. Kuradan 120 yıl sonra yağmur yağdırmak gerekince, Guz’un hile yaptığı anlaşılır; çünkü hiç yağmur yağmaz. Türk o dönemde taşa sahip olan Guz’a mektup yazarak yapılan hileden şikâyetçi olur, ötekiyse Türk’ün ve taifesinin Allah’ı incittiği için dualarının kabul olmadığını ve yalan söylediği cevabını verir. Ancak daha sonra Guz’un yağmura ihtiyacı olunca, gerçek taşı çıkarır ve yapılan dua sonucunda Allah onlara yağmur verir. Bu durumda hile iyice ortaya çıkar ve Türk ile Guz arasında çıkan savaşta, o dönemdeki Guz olan Beygû ölür.

En ilgi çekici mitlerden biriyse Yakut tarafından anlatılır. Yakut, Ebû’l-Abbas el- Mervezi’nin, tanıştığı Davud b. Mansur isimli eski Horasan valisinin, Oğuz Türklerinin hükümdarının oğlu Belkîk’e, Türklerin yağmur ya da kar yağdırdıklarının doğru olup olmadığını sorduğunu anlatıyor. O da cevaben bunu Türklerin yapmadığını, ama gerçekten (bir taşla) yağmur yağdırıldığını belirtiyor ve atalarına dair çok ilginç bir hikâye anlatıyor:

“Atalarımdan biri babasına karşı çıkmıştı. Hükümdardan ayrılıp hizmetkârlarından, mevâlisinden ve diğer kendine bağlı haydutluğu seven kişilerden bir maiyyet edinmişti. Yağma yaparak, önüne çıkan hayvanları avhyarak doğuya doğru yöneldi. Nihayet, yerlilerin daha doğuda çıkış noktası bulunmadığını söyledikleri bir yere vardı. Yerliler “güneş bu dağın ardından yere çok yakın olarak doğar. Orada üzerine düştüğü şeyleri yakar,” dediler. Hükümdar “orada yaşayan insanlar ve hayvanlar yok mu?” dedi. Onlar “Evet var,” dediler. “Öyleyse nasıl oturabiliyorlar?” dedi. Onlar “Oradaki insanlar dağlar altında dehlizler ve mağaralar edinmişlerdir. Güneş doğunca oralara çekilirler. Güneş gidinceye kadar kalırlar. Sonra çıkarlar. Hayvanlara gelince, onlar dağdan ağızlarına taşlar alırlar. Her hayvan ağzına bir taş alarak başını havaya kaldırır. Bu taşla gölgelenir. Bu sırada bir bulut meydana gelir, onlarla güneş arasına girer, onları gölgelendirir. Atam oraya varınca, meseleyi kendisine anlatılan şekilde buldu. Hayvanların üzerine atılarak taşı tanıdı ve bu taştan yanına aldı. Adamları bu taşlardan taşıyabildikleri kadar ülkelerine götürdüler. Bu taş zamanımızda onların elindedir. Yağmur yağdırmak isterlerse, bu taşı azıcık sallarlar, gökte bulut meydana gelir ve yağmur yağar. Kar ya da dolu yağdırmak isterlerse biraz daha fazla sallarlar, kar ya da dolu yağar. Mesele bundan ibarettir. Bu husus onların bulduğu bir çare değildir. Allah’ın kudretiyle meydana gelen bir olaydır.”

Bu hikâyede, aslında tamamıyla eski Türklerdeki dağ kültü ifade edilmektedir. Güneşin dağın ardından yere çok yakın doğması ve üzerine düştüğü şeyleri yakması, bu dağın çok yüksek ve güneşe yakın olarak tasavvur edildiğim gösterir; belki de tanrı olarak görülen türden bir dağdı. Daha eski Türk ve Çin mitolojilerindeki “yağmur yağdıran gök ejderi’ teması burada ‘yağmur yağdıran taş’ temasına dönüşmüştür. Böylece burada gökle yer arasına yerleşmiş kutsal dağ (eksen) tasavvuruna işaretle, kozmik sistem de vurgulanmış oluyor. Ayrıca yukarıdaki metinde yer alan bazı ifadeler mağara kültüyle ilgili olarak da yorumlanabilir. Ancak yukarıdaki alıntının son cümlesinde görüldüğü gibi mitsel bir bilgi İslamileştirilmiştir. Yakut Mervezi’den yaptığı alıntıların devamında, Samanoğulları hükümdarı İsmail’den bizzat işittiğini anlattığı bir başka hikâyede, Türklerin büyü yoluyla yağmur yağdırdıkları ve bunu savaş esnasında düşmanlarım yenmek için yaptıkları anlatılır:

Samanoğlu İsmail’in anlattığı hikâyeye göre, Samanoğulları ordusuyla Türk ordusu çarpışırken, İsmail’in ordusundaki köle ve sığınmacı Türkler, diğer Türk ordusunda kâfirler olarak niteledikleri akrabalarının, kendilerine tanınmış bir kâhinin geldiğini ve bunun kar ve yağmur yağdıran bulutlar meydana getireceğini söylediler. Kâhinin üzerine düştüğü askerleri mahveden dolu yağdırdığım belirttiler. İsmail bunu askerlerin henüz tam Müslüman olmadığına yordu ve inanmadı. Ertesi gün kuşluk vaktinde İsmail’in askerlerinin sırtını verdikleri dağın tepesinde gittikçe yayılan ve büyüyen korkunç bir bulut belirdi. Hükümdar bu bulutta gördüklerinden ve duyduğu korkunç seslerden çok korktu; atından inip namaz kılıp dua etti, bu duaları sayesinde Allah Türklerin büyüsünü engelledi ve bulutun Türk askerlerinin üzerine dolu yağdırarak yenilmelerine neden oldu.

Buradaki yağmur bereket anlamındaki yağmur değil, felaket getiren, orduları telef eden bir yağmurdur. 449 yılında Kuzey Hunlarının idaresinde yaşayan Yüeban kabilesinin kâhinleri Cücenlerin saldırılarına karşı koyabilmek için çok şiddetli yağmur yağdırıp, fırtına çıkarmışlardı.

Bîrûnî, Türklerden birine yağmur yağdırması için bir deneme yaptırır, ancak girişim başarısızlıkla sonuçlanır. Sonuçta bir bilim adamı kişiliğine sahip olan bu ortaçağ Türk yazarı, bu rivayetlere geniş halk kitlesi yanında okumuş kimselerin de inanmasına şaşırdığını belirtir ve yaptırdığı denemede olduğu gibi taş bir işe yaramadığı zaman insanların bu taşın Türklerin ülkesinde etkili olduğunu ileri sürdüklerini söyler.

Yada hakkındaki en eski bilgiler VII. yüzyılda yaşayan kimliği bilinmeyen bir Suriyeli rahibin kroniğinde yer almıştır. Bu taş ya da yağmur yağdırmayla ilgili inanışların, Türklerde ve Moğollarda VI.-VII. yüzyıllarda ortaya çıktığı belirtilmektedir. Gumilev’e göre, yada taşıyla yağmur yağdıran yadacılar şaman değildir ve

yada XX. yüzyıla kadar sığır, at veya domuz karnından, ciğer veyahut başka bölgelerinden alınan çeşitli şekillerdeki küçük taşların üzerine dualar okumak suretiyle yağmur yağdırmak için uygulanagelen bir büyücülük şeklidir.

Göktürklerde yada taşı kullanımından bahseden bir efsaneye göre, V. yüzyılın ilk yarısının sonlarında Göktürklerin ataları So kabilesinden ayrılmış olarak Güney Al-tayda yaşıyorlardı. Bunlar önceleri yetmiş kardeştir. Bu kardeşlerden ilki kurttan doğmuş olan Nişidu’dur (A. Inan’da lçjini-nişibu). Nişidu, istediği zaman rüzgâr estirip yağmur yağdırabilir.

Yada taşının çeşitli önemli taşlarla ilişkisi olduğu da ileri sürülmüştür; örneğin Azerbaycan’da yağış, çak ve çakmaktaşıyla bağlantılı görülmüştür. Birbiriyle bağdaştırılan bu taşlar ateş çıkarmak dolayısıyla şimşek çaktırmak için kullanılırdı.

Öte yandan bazı araştırmalarda yada taşı yeşim taşı olarak da anlaşılmıştır. Asya mitolojilerinde özellikle de Çin mitolojisinde önemli bir yer tutan bu taşın yada ile ilişkilendirilmesi normal görünüyor. Nitekim yukarıda belirttiğimiz Çinli yazarın eserinde yada taşının daha çok gök rengi, sarı, ak ve yeşil renklerinde olduğu ifade ediliyor. Bilindiği gibi yeşim taşı da bu renklerde olabiliyordu. Ancak yada taşı tarih boyunca başka çeşitli taşlar ve nesnelerle de ilişkilendirilmiştir. Böylece bu taşın başka nesnelerle bağdaştırılması onun başka mitlerle bağlantılı olmasına da sebep olmuştur. Yadanın hayvan kanundan çıkarılan bir taş olduğuna ilişkin bir rivayetten, yani onun bir canlı içinden çıkartıldığı düşüncesinden dolayı bazı yerlerde bu taş canlı sayılmıştır:

“Yakutlar yada taşına sata derler. Bu taş, Yakutlara göre at, inek, ayı, kurt gibi hayvanların içinde bulunur. En kuvvetli sata taşı kurdun karnından çıkarılan taştır. Sata taşıyla şamanlar yağmur, yazın kar yağdırabilirler; müthiş fırtına estirirler. Sata taşı canlı bir cisimdir. İnsan kafasına benzer. Yüzü, gözü, kulağı, ağzı çok açık görülür Kadın ya da bir yabancının eli ya da gözü dokunursa ölür, kuvvetini kaybeder. Canlı sata ele alınıp yukarı kaldırılırsa derhal soğuk rüzgâr eser, yağmur veyahut kar yağar. Elinde bu taşı bulunan adam uzak yola çıkarsa atının yelesi ve kuyruğunun altına bunu bağlarsa at terlemez; daima esen serin rüzgâr altında rahat rahat seyahat eder. Şamanlardan birine satayı kartal vermiştir.”

Bu alıntıda başka mitlerle ilişkili olan iki husus ön plana çıkmaktadır:

Bunlardan ilki şamanlardan birine bu taşın bir kartal tarafından verilmesidir ki, sözü edilen kartal muhtemelen şamanın kartal anasıdır ya da belki de gök tanrısının temsilcisidir, ikincisi satanın canlı ve insan başı şeklinde tasavvur edilmesi ve bir kadın ya da yabancının dokunması ya da bakması (nazar?) sonucunda ölmesi motifidir. Bu bize özellikle ortaçağlardan itibaren yaygınlaşan Vak Vak Ağacı temasını hatırlatıyor. Bu ağaç da insan ya da hayvan başlan bulunuyor ve bunlar olgunlaştıklarında daldan düşüyor ve ölüyorlardı

Bu konuya çağdaş Türk araştırmacıları da yakın ilgi göstermiş, Orta Asya’nın Anadolu’ya kadar çeşitli Türk topluluklarından bu taş ile ilgili efsaneler, uygulamalar ve bilgiler derlenerek yayınlanmıştır.

Ateş

Türk-Moğol topluluklarının inançlarında çok kutsal sayılan ateşte de bir ruh olduğuna inanılmaktaydı. Ateşin temizleyici, kötü ruhlardan ve hastalıklardan koruyucu bir unsur olduğu kabul edildiği için ona kurban sunulduğu ve saçı yapıldığı bilinmektedir. Altay Türklerinin ve Moğolların dualarındaki tasvirlerde ateş ruhunun otuz ayaklı dişi bir ruh olduğu ifade edilir.

Altaylı şamanist Türkler arasında anlatılan bir efsaneye göre, önceleri toplayıcılıkla beslenen ilk insanların ateşe ihtiyaçları yokmuş; ancak tanrı onlara et yemelerini buyuranca ateşe ihtiyaç duyulmuş. Tanrı Ülgen biri ak biri kara taşla gelerek ateşin nasıl yakılacağını insanlara öğretmiş. Efsaneye göre o, bir taşın üzerine koyduğu ezilmiş kuru otlara öteki taşla vurarak yanmasını sağlamış. Yakut Türklerinin efsanelerine göre ise ateş, göklerin üçüncü katında oturan Ulu-toyon tarafından, ‘ateş kargası’ yoluyla insanlara gönderilmişti.

Çeşitli kaynaklarda belirtildiğine göre, bazı Türk topluluktan ateşe tapıyorlardı; örneğin ünlü Çinli rahip Hüan-dzanğ VII. yüzyılda aralarında seyahat ettiği Göktürklerin ateşe taptığını ve bu nedenle ağaçtan oturma yerleri olmadığını söylemektedir. Ona göre ağaç ateş unsurudur ve ateşe olan saygılarından Göktürkler ağaç üzerine oturmazlar. Oysa Orta Asya’da ateşin kutsal sayılmasını Zerdüştlükle ilgili gören F. Ratsel’e karşı Gumilev, Göktürklerin ateşi kutsal saymasıyla Zerdüştlükteki ateş kültü arasında yalnızca dış görünüş itibariyle benzerlik olduğunu belirtir. Ona göre İran’da ateşe tapılırken, Göktürklerde ateşle kötü ruhlar kovulmakta, yani ateş büyü unsuru olarak kullanılmaktadır.

Nitekim Göktürklerin ateşi kutsal ve kötü ruhlardan temizleyici olarak kabul ettiklerini, 568’de Bizans elçisi Zemarkhos ve beraberindekilerin ateşle temizlenmek zorunda bırakılmaları açıkça göstermektedir. Tarihçi Menander bu olayı şöyle aktarmıştır:

“Bu kabilelerden, felaketi ve uğursuzluğu kovduğuna inanılan bazı kişiler Zemarkhos’un yanına geldiler. Onun Rum’dan getirdiği eşyaları alarak güzelce istif ettiler. Sonra sandal ağacını yakıp İskit dilinde barbarca birtakım sözcükler mırıldanarak, çan çalıp davul dövdüler. Sonra alevler içinde kalan sandal ağacının çevresinde toplanıp-içine saklanan ruhları kovuyormuş gibi- eşyaları çılgınca çarpmaya başladılar. Ve bunu yoruluncaya kadar sürdürdüler. Bütün uğursuzlukları kovduklarına kanaat getirdikten sonra Zemarkhos’a da aynı şeyi yaptılar; güya onu da temizlediler. Ve Zemarkhos ateşle tamamen temizlendikten sonra hakanın huzuruna kabul edildi.”

Bu işlemin bazı yerlerde günümüz Nevruz kutlamalarında ateş üzerinden atlamak suretiyle gerçekleştirildiği dikkati çekmektedir. Böylece genel olarak ateşin Türklerce kutsal sayılmasının İran’daki ateşe taparlık ile bir ilgisinin olduğu zannedilmemektedir. Ancak bununla birlikte yukarıdaki örneğe benzer bir şekilde, Göktürkler dışındaki bazı Türk topluluklarının ateşe taptıklarına dair rivayetler, Ortaçağ İslam kaynaklarında da verilmektedir. Örneğin Kazvini, bazı Türklerin yıldızlara bazılarınınsa ateşe taptığını; İdrisi, Ezgişlerin ateşe ve diğer aydınlıklara taptığını; Avfi, Kırgızların ölülerini yakıp ateşe taptıklarını yazar. Ayrıca Hudüdü’l-Âlem’de de Kırgızların ateşe taptığı ve ölülerini yaktıkları belirtilmektedir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, gelişmiş olan Türk toplulukları ateşe tapmaktan çok saygı duymakta, daha az gelişmiş Türk topluluklarıysa ateşe tapmakta ya da ateşe karşı olan davranışları bunları izleyen gezginler ya da araştırmacılar tarafından ‘tapma’ olarak yorumlanmaktadır.

Bu konu aynı zamanda ocak kültleriyle ilgili olmalıdır. Ocak kültü de genellikle atalar kültü içerisinde değerlendirilir. Hun Türklerinden itibaren bu kültlerin geçerli olduğu çeşitli araştırmalar sayesinde anlaşılmaktadır, örneğin Etil (İdil) boyu Türklerinde od ve ocak ruhu vardır. Buna tapınılır ve atalar kültüyle ilgili olarak ‘od anası’ ve ‘od atası’ndan söz edilir. Bazı Yakutlar Hatan Temieriye’yi ateşin ruhu olarak kabul ederler, içinde Türklerin de yer aldığı şamanist Sibirya topluluklarının çoğunda ateş ruhu ocağın alevlerinde eğik bir vaziyette oturan ihtiyar bir kadın şeklinde tasavvur edilir. Goldlarda gelin yeni evinde önce ateş anaya (ya da ateş nine) takdim edilerek ateşten iyi bir hayat ve çok çocuk dilenir. Ateşe su ya da çöp dökülmemesi, ateşin aniden karıştırılmaması, av hayvanlarının tüy tutamlarının ateşe düşürülmemesi onun rahatsız olmaması için öngörülen yasaklardandır. Ateş (ocak) yuvanın ve oradaki hayatın sürekliliğinin simgesidir. Birçok yerde ateş erildir. Od-tegin, yani ocağın prensi unvanı Türklerde küçük oğullar için kullanılırdı. Çingiz Han devletinde bu unvan, otçign ya da oçign olmuştur. Baba ocağının, yani eski ateşin sahibi küçük oğul idi. Çeşitli yerlerde ateşin dişi bir tanrı olduğu da belirtilir. Değişik Türk topluluklarında bereket için dua edilip, ilk ürünler ona sunulur.

Ayrıca benzer işlevlerinden dolayı (yayılması, coşması ya da azalması, kötü ruhları uzakta tutabilmesi vb.) Türkler ve komşularında ateş, şamanın alter ego’su olarak kabul edilir. Roux, bu nedenle eline alevleri alabilen ya da ateş üzerinde yürüyebilen Müslüman evliyaların da şaman gibi ateşin efendisi olduğunu söyler. Ateşin yok edici özelliğinden dolayı, yeryüzüne ait varlığı silinmek istenen ölülerin cesetleri ve eşyaları ateşte yakılır. Bu arada Türkiye’de yaptığı çağdaş inanışlarla ilgili tespitlerinden bahsederek, Türkiye’de hastaların ocak üzerinden atlatılarak ya da iki ateş arasından geçirilerek iyileştirilebileceklerine inanıldığını, Anadolu’da Sibirya’da olduğu gibi, oturulan odanın, kötü ruhlan kovmak için yanmakta olan ardıç ağacı dallarıyla tütsülendiğini belirtir.98

Ateşle ilgili değişik mitsel uygulamalar da vardır. Mesûdî’nin Acâ’ibü’l-dünyâ isimli eserinde ateşle fal bakma töreni anlatılır:

“Türkler sihir, şiddet ve kin sahibi insanlardır. Hükümdarlarının senede muayyen bir günü vardır. Bugün hükümdar adına büyük bir ateş yakılır. Hükümdar yüksek bir yerden ateşe doğru eğilmiş bakarken kâhinler ateşe karşı bir şeyler söylerler. Bunun üzerine ateşten yukarı doğru bir çehre yükselir. Eğer bu çehre mavi (yeşil anlamına da gelebilir) ise yağmura ve bolluğa, beyaz ise kuraklığa, kırmızı ise kan dökülmesine, sarı ise hastalıklara ve vebaya, siyah ise hükümdarın ölümüne ya da uzak yolculuğa delalet eder. Son renk olursa hükümdar yola ya da gazaya çıkmaya acele eder.”

Ev Ruhları

Ateş ruhu dışında bazı Türk toplulukları, örneğin Volga Türkleri öy üyesi, yani ev sahibi olarak anılan bir ruha inanırlar. Bu ruh evi korur, ailenin mutluluk ve refahını sağlamaya çalışır, ancak memnun olmadığı zamanlarda hastalık getirebilir. Bu nedenle ev ruhuna yılda bir kez kurban kesilir ya da bulamaç sunulur. Benzer şekilde Yakutlar da ev ruhuna inanırlar. Ev ruhu ya da ev iyesiyle ilgili inanışlar Türkiye Türklerinde de karşımıza çıkmaktadır.

YERALTINA (AŞAĞI DÜNYA) MENSUP ÎLAHLAR/RUHLAR

Erlik

Yeraltına mensup kötü ilah ya da ruhlar zümresinin başında Şeytana karşılık olarak ele alınabilecek Erlik bulunmaktadır. Erlik sözcüğü bazı araştırmacılara göre, kudretli anlamına gelen erklig sözcüğünün değişmiş şeklidir ve Altaylılara göre güçlü kuvvetli demektir. Budist mitolojideki ölüm mabudu olan (ve bir boğaya binen) Erklig Yama’nın etkisiyle bu adı almış olmalıdır; yoksa Ûgel’in savunduğu gibi onun Iran mitolojisindeki Ehrimen’le ilgisi yoktur.

Erlik’ in ortaya çıkışı geç dönemlerde Venüs’le ilişkilendirilmiştir. Güçlü, yiğit (erklik ve erlik) bir kişi olan savaşçı (Venüs), tan ağarırken görünen yıldızlan öldürür. Erlik Han Yama’nın Şamanizm’deki karşıtı olarak bu savaşçıyla özdeşleştirilmiştir. Onun ölüm tanrısı olması da belki bu daha eski tasavvurlara dayanmaktadır.

Erlik’ in başında yer aldığı kötü ruhlar zümresi insanlara her türlü kötülüğü, hastalığı ve ölümü getirirler. Bunlar daha ziyade korkunç şekilli yaratıklar ya da cinlerden meydana gelir. Bu kötülük ilahı, yine tanrı Ülgen tarafından yaratılmış olup, cehennemin üzerindeki bir yerde, Radloff’a göre aşağı dünyanın beşinci ya da dokuzuncu katında oturur. Burada demir çatılı bir sarayı, gümüşten bir tahtı vardır. Bir görüşe göre Erlik, her birinin bir tanrısı bulunan dokuz tabakadan meydana gelen yeraltında kara bir güneş yaratmış ve bu ışıkla burayı aydınlatmıştır. Radloff’a göreyse Erlik‘in oturduğu tabakadan daha aşağıda günahkârların sürüldüğü yer olan cehennem bulunmaktadır.

Erlik her türlü hastalıklar göndererek insanlardan kurbanlar ister. Bu kurbanlar verilmediği takdirde, öldürdüğü insanların canlarım yakalayarak yeraltı dünyasına götürür ve kendisine köle yapar. Altaylılar özellikle hastalığın hüküm sürdüğü zamanlarda Erlik’ ten çok korkar ve onu kurbanlarla aldatmaya çalışır. Şaman dualarında bir-canavar olarak tasvir edilen Erlik, sağlam vücutlu bir ihtiyar olarak düşünülmüştür. Gözleri ve kaşları kara, çatal sakallı, yaban domuzuna benzeyen azı dişli, kara ve kıvırcık saçlı, kara renkli bir ata ya da öküze binen, yılan kamçılı, kana benzer parlak yüzlü bu kötülük ilahı ikonografik özellikleriyle sanat tarihimizde zaman zaman karşımıza çıkar. Bazı yerlerde onun demirden kılıcı ve kalkanı olduğu da anlatılır.

Erlik’in 7 ya da 9 oğlu ve 2 ya da 9 kızı vardır. Onun dokuz oğlu olarak Karaş, Mattır, Şmgay, Kömür Kan, Badış Biy, Yabaş, Temir Kan, Uçar Kan, Kerey Kan’ın adları belirtilir. Onun kızlarının fazla bir işlevi olmamakla birlikte, şaman Ülgen’e kurban sunmak üzere göğe çıkarken, bu kızlar şamanı yataklarına çağırarak onu yolundan alıkoymaya çalışırlar. Şaman görevini unutup bunların cilvelerine aldanırsa başka ruhlar tarafından cezalandırılır ve kurbanın tanrı tarafından kabul edilmesi işi tehlikeye düşer. Bu kızlardan yalnızca ikisinin ismi bilinir: sekiz gözlü Kiştey Ana ve Erke Solton. Bununla birlikte Maaday Kara Destanı’nda “Abram-Moos Kara Taacı” Erlik Bey’in kızı olarak geçmektedir. Destan’da ondan bahsedilen kısım bir hayli ilgi çekicidir:

Erlik Bey’in sevgili kara kızı

Abram-Moos Kara-Taacı idi bu.

Başlığı baykuş tüylerinden

Kürkü baykuş tüylü bir çuval,

Çuval kürkü savruluyor,

Akçaağaç kabuğundan davulunu

Sırtlanmış.

Bakın tencere gibi bakır küpeleri,

Bakır çaydanlık gibi bakır burnu.

Ay pırıltılı yüzü

Kara kömür gibi

Güneş ışıklı yüzü

Karanlık gece gibi.

Geceler gibi karanlık düşünceli idi.

Genç kız Kara-Taacı.

Erlik Bey’in bir tanesisin

Dizginleri ölü yılan,

Kamçısı canlı yılan,

Tıslayarak güler,

Yana eğilip türkü söyler,

Şuh kahkahalar atar,

Tiz sesiyle şarkı söyler.

Bu şekliyle Erlik, Türk sanatındaki cin tasvirleriyle ilgilidir; özellikle Uygur duvar resimlerinde rastladığımız bu tasvirler Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde yer alan Muhammed Siyah Kalem’e atfedilen minyatürlerde de görülür.

Türk mitolojisinde yer alan Erlik dışındaki şeytan, cin vb. tasavvurlar eski Türk dinsel inanışları, Budizm, Maniheizm gibi dinlerin etkileriyle şekillenmiştir. Kötü ruhlara Altaylarda kara neme, Yakutlardaysa abası denir. Bazen bunlara, çoğunlukla da Uygurca da yekler de denilir. Bu sözcük Uygurcada aynı zamanda şeytan sözcüğünün de karşılığıdır. Daha önce Umay’la ilgili olarak ele almaya çalıştığımız Albastı, Al Ruhu, Al Karısı, Al, Al Ana gibi isimlerle anılan ruh, muhtemelen Umay’ın sonradan gelişen ikici ilkelere göre olumsuz anlamda başkalaşmış şeklidir; başka bir deyişle ondan türetilmiş bir ruh ya da ilahtır. Ancak bu durumda kötü ruhlar zümresindendir; çünkü o lohusalara eziyet eder ve lohusa hummasına (albastı) neden olur. Bunun dışında bazen Albastıyla özdeşleştirilen ancak ayrı bir ruh da sayılabilecek Albıs veya Albın da cinler ya da şeytanlar taifesindendir. Kara Koncolos, Roux’un iddiasına göre Yunancada Kalikantzaros sözünden gelir ve özellikle kış aylarında yakaladığı herkese çeşitli sorular sorup bilemediği takdirde onları bir tarakla öldüren kötü bir varlıktır. Bütün bu şeytan ya da cin taifesi günümüze kadar ulaşmış eski tasavvurlardan oluşur. Kara Koncolos, Çarşamba Karısı (çarşambaları insanlara zararı dokunur) ve Kara-Kura (bir keçiye benzeyen ve erkekleri boğmak için üzerine atlayan kedi büyüklüğünde bir yaratık) denilen birtakım kötü ruh ya da yaratıklarsa geç dönemlerde türetilmiş olmalıdır.

Kara-Kura’ya benzer bir yaratık Harput’ta karşımıza çıkan ve Erlik’in taifesinden olan Körmöslerle ilişkisi olabileceği ileri sürülen Kamos’tur. Bunun da birtakım hastalıklar veren faaliyetleri yanında, insanı boğarak öldürdüğüne inanılır. Uykuyla uyanıklık arasında olan kişi o geldiği zaman geldiğini hissetmekle birlikte kurtulmak için herhangi bir harekette bulunamaz. Bazen iri yarı bir insanken bazen de iki karış boyundadır. Zaman zaman da kara bir kediye benzer. Doğu Karadeniz’de, Harput’ta Kamos’a ya da Kara-kura’ya atfedilen, insanın üzerine çullanıp onu nefessiz bırakma (veya boğma) özelliğine sahip kötü varlık daha çok Kara Koncolos olarak bilinir.

ŞAMAN (KAM)

Şamanlığa Seçilme, Şamanın Eğitimi ve Özellikleri

Varlığına inanılan ruhlar, tanrılar ve insanlar arasında aracılık yapan din adamlarına şaman adı verilmektedir.

Bunlar her türlü hastalığa çare bulmak, hastanın hastalık esnasında ayrılan koruyucu ruhunu geri getirmek, kısırlık ve zor doğumlarda yardım etmek, verilen kurbanları gök ve yer tanrısına ulaştırmak, çeşitli dinsel törenleri icra etmek, ruhları ait oldukları yere (ölüler âlemine) göndermek, kötü ruhlardan insanları korumak için çeşitli ayinler düzenlemek, fal bakıp gelecekten haber vermek gibi işleri yaparlar.

Genel kabule göre, şaman sözcüğü Tunguzcadan Rus bilim adamları aracılığıyla literatüre geçmiştir. Mançu dilindeki sama sözcüğü, Sankristçe sramana sözcüğü, Palicede dilenci keşiş anlamına gelen samana sözcüğü ve Çincedeki şa-men sözcüğü gibi örnekler şaman sözcüğünün etimolojik kökeninin karışık olduğunu göstermektedir.

Bu terimler erkek ya da kadın şamanı aynı anda ifade eder, yani kadın ve erkek şamanlar için ayrı terimler söz konusu değildir. Çeşitli araştırmalara göre ilk ve en etkili şamanlar kadınlardı. Ancak daha sonra bu işte baskın rol oynamaya başlayan erkek şamanlar, ilk dönemlerde kadın şamanların büyük etkisi nedeniyle görünüş bakımından kadın şamanlara benzemeye çalışmış olmalıdırlar.

Şamanlar genel olarak ak şamanlar ve kara şamanlar olarak ikiye ayrılır. Ancak bu ayrım nispeten geç dönemlerde ortaya çıkmış olmalıdır. Eliade’ye göre ilk şamanlar ak samanlardı. Kara şamanlar sonradan ortaya çıkmıştı ve muhtemelen İran etkisiyle gelişmişti. Geç dönemlerde özellikle Rus bilim adamlarının yaptığı araştırmalarda Al-tay samanları arasında ak ya da kara samanların da bulunduğu anlatılmaktadır. Altaylılara göre bu şamanlar gökyüzüne çıkan, yeraltı ruhlarıyla ilişki kuran ya da her iki âleme de gidip gelen şamanlar olmak üzere üç gruptu. M. Seyidov’a göre bu durum Türk dininin gök ve yer olmak üzere iki esas prensibe sahip olmasıyla ilgilidir. Ak aynı zamanda Olgen’in de renk simgesi olduğundan ak şamanlar kara samanlardan daha kutsal sayılır. Bununla birlikte yer ve yeraltı ruhlarıyla daha çok ilişkiye geçen kara şamanlar diğerlerinden çok daha fazla çekinilen samanlardır. Eliade kadın samanların gökyolculuğuna çıkmadıkları için daima kara şaman kategorisinde olduklarını belirtir ki, herhalde bu düşünce de geç dönemlerde gelişmiştir.

Herkesin şaman olması mümkün değildir. Şamanlar seçilmiş insanlardır. Bunlar nadiren soylannda kam-şaman bulunmayanlar arasından seçilir. Araştırmacıların belirttiğine göre ‘büyük şamanlar’ kendi isteğiyle değil de ruhların çağrısı sonucunda şaman olurlar. Samanlık mesleği babasından kalanlarsa ‘küçük şamanlar’dır.

Her şeyden önce şamanın kolaylıkla vecde ve istiğrak haline geçebilecek karaktere sahip olması gerekmektedir. Bu nedenle şamanlar genellikle toplumdan uzak duran kişiler arasından çıkar. Çeşitli araştırmacılar samanlık belirtilerinin özellikle ergenliğe geçiş evresinde başladığını belirtir. Gerçek üstü varlıklar görme, sık sık baş dönmesi ve bayılmanın meydana gelmesi, ruhsal ve bedensel acılara maruz kalma, sinirli olma, yemeden içmeden kesilme, insanların yaşadığı yerlerden uzaklaşma, ruhlarla ve öteki âlemlerden varlıklarla konuşma, sürekli düşünceli bir halde olma gibi davranış biçimleri şaman olacak kişide gözlenen belirtilerdir.

Görüldüğü gibi şaman adayı ya da şamanda bazı psiko-patalojik özellikler görülebilmektedir. Ohlmarks bunu hatalı olarak “kutup isterisi” diye tanımlamıştı. Birtakım Türk topluluklarında kendinden geçmeyi kolaylaştırıcı hastalıklardan söz edilir; örneğin Yakut Türklerinde samanlığa yeteneği olan kimselerde görülen ve kolaylıkla vecde erişmeyi sağlayan hastalığa menerik denilmektedir. Vecd haline geçmek için dünyanın çeşitli yerlerindeki samanların bir bölümü uyuşturucu bitkileri ya da ilaçlan kullanmakla birlikte, aynı amaçla bitkilerin kullanımı yaygın değildir; örneğin Al-taylı şamanlar bu tür bitkileri kullanmaya ihtiyaç duymazlar. Ancak yalnızca yaradılıştan gelen özellikler ve kabiliyet şaman olmaya yetmez; çünkü samanlık mesleğini icra edebilmek için zorunlu olan bilginin de öğrenilmesi gerekir.

Samanların soylarında mutlaka başka şamanlar da vardır; örneğin Batı Sayan Dağları’nda oturan Sagay (Hakas) Türklerinde durum böyledir. Samanlık nesilden nesile aslında irade dışı olarak, ruhların aracılığıyla ya da genetik olarak akıp giden bir gelenektir. Nitekim Sagaylarda istem dışı olarak sülalenin atası olan şamanın emriyle veya kutsal bir dağın yönlendirmesiyle ya da samanlara özgü hastalık yoluyla şaman olunabiliyordu. Türk kökenli eski bir şaman olan araştırmacı Kızlasov bu konuda şunları söylemektedir:

“Ben Kızlasov Yegor Mikhailovitch. Yes nehrinin ağzındaki bir köyde yaşadım. Ax Örag ülkesinden Tay Xarya klanına mensubum. Benim en uzak atam Pürigas’tı. Onun oğlu Stuk idi. Stuk bir samandı. Stuk’un nesli Xizinax idi. Xizinax’ın iki oğlu olmuştu. Büyük oğul şaman değildi, daha genci Xizilas, bir samandı. Xizüas’ın sadece bir oğlu vardı, Tora, Tora’nın oğlu Payati, Payati’nin oğlu Oci, Oci’nin oğlu Mamai idi. Ben, Yegor Mamai’nin soyundanım ve ben bir şaman oldum.”

Bununla birlikte Katanov, 1890 yılında Karagaslara yaptığı bir seyahatte onların arasında gördüğü samanlardan bahsederken: “Kam olmak için çok özel şartlan taşımak gerekmez. Onun çocukları da, olağanüstü özelliklere sahip değil, normal insanlardır,” sözlerini sarf etmektedir. Ancak yine de bu son söylenen tipteki samanların özellikle daha eski tarihlerde önemli şamanlar olarak görülmeyeceği açıktır.

Türk topluluklarında, şaman olan kişinin mesleğim icra etmeye başlaması yapılan çeşitli törenlerden sonra söz konusu olmaktadır. Şamanın şaman oluşu hakkındaki evrelerle ilgili olarak, çeşitli mitolojik öyküler dikkati çekmektedir; örneğin ünlü din tarihçisi Eliade’nin bahsettiği bir Buryat efsanesinde özetle şöyle denilmektedir: Başlangıçta doğudaki kötü ruhlar ve batıdaki ilahlar vardır. Tanrılar insanı yaratır. Önceleri mutlu bir şekilde yaşayan insanlar, kötü ruhların hastalık ve ölüm yaymaya başlaması üzerine kötü duruma düşerler. Bunun üzerine ilahlar ölüm ve hastalıkla savaşması ve insanlara yardım etmesi için, onlara bir şaman göndermeye karar verirler. Ancak şaman olarak gönderilen kartalın dilinden anlamayan insanlar ona güvenemezler. Bunun üzerine kartal ilahlara dönerek, kendisine insanlarla konuşma yeteneğinin verilmesini ya da Buryatlara kendi cinslerinden bir kam gönderilmesini söyler. Böylece ikinci dileği kabul edilen kartal insan şeklinde tekrar dünyaya geri gönderilir. Geri dönen kartal bir ağacın altında uykuya dalmış bir kadın görür. Bu kadın ile kartalın beraberliği sonucunda ilk şaman olarak nitelenen bir çocuk doğar.

Ksenofontov tarafından derlenmiş ve Eliade ile birlikte birçok araştırmacının aktardığı bir Yakut efsanesine göre, kuzeyde kötü hastalıkların bulunduğu bir yerde büyük bir karaçam ağacı vardır. Bunun dallarında samanların doğduğu yuvalar bulunmaktadır. Güçlü, büyük şamanlar en yüksek dallardaki yuvalarda bulunur. Orta derecedeki şamanlar orta seviyedeki dallarda, küçük şamanlarsa en alçaktaki dallarda bulunan yuvalarda doğar.

Şamanın doğuşu esnasında demir tüylü ve çelik pençeli bir kartal karaçam ağacına konarak bir yumurta bırakır. Kartal yüksek rütbeli samanlarda üç yıl, alçak dereceli şamanlardaysa bir yıl süresince kuluçkaya yatar. Şamanın hayvan-anası olan bu yırtıcı kuş, ikinci kez bedeninin parçalanması ve kurban edilmesi esnasında, üçüncü kez ise ölümü sırasında şamana görünecektir.

Şamanın ruhu yumurtadan çıktığı zaman, hayvan-anaları, yani kartal bebek şamanı, bir gözlü, bir elli ve bir bacaklı Burgestez-Udagan denilen bir ruh şamana havale eder. Bu ruh onu demir bir beşiğe koyarak sallar ve hizmetinde bulunur. Uygun an gelince ruh-şaman onu üç korkunç kara ve kuru cine bırakır. Bunlar onun bedenini parçalara ayırarak başını bir kazık üzerine dikerler ve bedeninin parçalarını bütün yönlere dağıtırlar. Bu arada başka üç ruh da şamanın çene kemiğini alır ve fırlatır. Kemiklerin düşme şekline göre şamanın insanlara dert ve ıstıraplarında faydalı olup olamayacağına dair kehanette bulunulur.

Yine bir başka Yakut rivayetinde, kuş ana şamanın ruhunu alarak yeraltına götürür ve diğerleriyle birlikte onu bir çam ağacının dallarında kuş biçimini almış olarak olgunlaşıncaya kadar bırakır. Ruh olgunluk haline eriştiği zaman kuş onu yere indirir.

Ruhun yukarıdaki rivayetlerde görüldüğü gibi kuş biçiminde olması, bir başka deyişle kuşların ruh simgesi olması, Türk mitolojisinde yaygın olarak görülen bir husustur. Bu simgecilik eski birçok toplulukta da mevcuttur ve izleri geç tarihi devirlerdeki Türklerde bile kaybolmamıştır; örneğin Göktürk devrinin ünlü Orhun yazıtlarındaki şu satırlar bu hususa işaret etmektedir: “Babam kağan böylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş,” “Babam kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kültigin yedi yaşında kaldı,” “Değerli oğlunuzdan evladınızdan çok daha iyi beslerdiniz. Uçup gittiniz,” “O bilmemenden dolayı, kötülüğün yüzünden amcam kağan uçup gitti,” “Bu kadar kazanıp babam kağan köpek yılı, onuncu ay, yirmi altıda uçup gitti,” “Bilge Kağan uçtu.”

Görüldüğü gibi, şamanın geçirdiği aşamaları anlatan, ancak günümüze yakın zamanlarda derlenmiş bu rivayetler, Dünya Ağacı tasavvurlarıyla, ayrıca ruhun simgeleri olarak, kartal ve kuş ile ilgilidir. Bilindiği gibi üzerinde kartalın ya da kuşların tasvir edildiği Dünya Ağacı şekilleri Türk sanatının çeşitli devrelerinde yaygın bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Dünya Ağacıyla ilgili inançlar ve tasvirler çeşitli topluluklarda da çok yoğun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şaman adaylığı esnasında ya da daha sonra yaptığı uygulamalar sırasında manevi anlamda bir parçalanma ve tekrar dirilme olayı meydana gelir. Şamanın elbisesindeki kemik tasvirleri bu konuyla ilgilidir. Şamanın vücudunun parçalanmasıyla ilgili ilginç hikâyelerin birinde, Metrane adlı bir kadın şaman şöyle anlatıyor:

“Onlar ilkin başımı kesip, yurdun kereveti üstüne koydular. Sonra kemik sırasına göre, bedenimi parçalara ayırdılar. Kesip aldıkları her et parçasını dokuz kazık üstüne gerdiler. Sonra hepsi bir araya gelip etleri yemeğe başladılar. Derken danalara hastalık getiren cüce bir cin ahırın orta direğinden çıktı ve öteki cinlerin yediklerinden arta kalan kemikleri toplayarak az önce soyulmuş taze kayın ağacı kabuklarının üstüne koydu. Bundan sonra canım yeniden bedenimin içine girdi. Ben de ayağa kalktım.”

Tasvirin ne derece dehşet verici olduğu açıkça görülüyor. Bu hikâye bize Muhammed Siyah Kalem’e atfedilen ya da Siyah Kalem ekolü içinde yer alan ve Topkapı Sarayı Kütüphanesinde muhafaza edilen albüm içindeki minyatürlerde bulunan cinlerin bir atı parçalayıp yedikleri sahneyi hatırlatıyor. Başka bir anlatımda şöyle söylenmektedir:

“Şaman olması gereken bir insan, üç ile dört yıl boyunca ruhsal bir hastalığa yakalanır. Yani bu şu demektir: Aday bir yerde yatar ve bedeni parça parça kesilir. Anlattıklarına göre kesilen beden parçalan ve akan kan tıpkı bir kurban eti ve kanı gibi hastalık ve ölüm getiren yerlere atılır ve serpilir… Bedenin kesilişi sırasında şamanlar yattıkları yerden kıpırdamazlar ve yaralanmış görünmezler.”

Bu, şaman adaylarının geçirmek zorunda oldukları mistik bir parçalanmadır. Bu parçalanma ilkel denilen topluluklardaki inisiyasyon törenlerinde adayların manevi olarak ölüp dirilme konusuyla benzerlik taşımaktadır. Eliade’de şamanın şaman oluşuyla ilgili, özellikle şaman olarak seçilme ve eğitim süreçlerini inisiyasyon süreci olarak nitelendirmekte ve bunun, sırra erdirme ya da sırra erme olduğunu belirtmektedir.

G. V. Ksenofontov’un (ölm. 1938), 1920li yıllarda yaptığı araştırmalarından yapılan bir derlemede, şaman olacak genç aday önce bir rüya görür, ölmüş samanların ruhları toplanıp şaman adayını kesip parçalarlar. Akan kan, şaman davulunun tokmağı vasıtasıyla alınarak hastalıklara engel teşkil etmek üzere (bu hastalıkların geldiği) yollara serpilir. Üç gün süren bu durum esnasında şaman bitkisel hayattaymış gibi, yani ölü gibi kımıldamadan, yemeden içmeden yatar.

Azerbaycanlı Türk araştırmacı M. Seyidov, bu konuda değişik bir örnek veriyor. Anlattığı hikâyeye göre, geleceğin şamanı rahatsızlık geçirdikten sonra bir çayın kenarına gelerek yüzüstü yere kapanır. Ağzından köpükler gelir. Bir süre bu şekilde kalır. Ayıldıktan sonra ise şaman olur. Bu araştırmacının yorumuna göre, burada eski Türklerce kutsal sayılan yer ve su unsurları bir aradadır; çünkü şaman adayı suyun kenarında yere kapanmaktadır. Bir kadın olarak görülen ve yağmur vasıtasıyla mayalanan toprağa ve suya saygı gösteren aday ancak bu vesileyle samanlık yeteneğine kavuşur.

Parçalara ayrılarak ruhu temizlenen ve bedeni güç, kuvvet, daha iyi görme ve işitme gibi çeşitli yetiler kazanan şaman, rehberiyle eğitimine devam eder; göğe çıkmayı ya da yerin altına inmeyi öğrenir. Harner, başkalarının göremediği şeyleri görme özelliğine aydınlanma demektedir. Aydınlanmış olan şaman gözü kapalı iken bile karanlığın içindeki şeyleri görebilir. Bu aydınlanmada kuvars kristallerinin de rolü vardır. Bu kristaller ‘katılaşmış ışık’ anlamındadır. Aydınlanmış bir şamanın başının çevresinde ancak başka bir şaman tarafından görülebilen bir hâle vardır.

Bu konuyla ilgilenen, Drury’ye göre samanlık bir anlamda zihinsel bölünmenin kontrollü bir eylemi olmak durumundadır. Şaman adayı ya da tecrübesiz şaman bu yolla varlığının diğer alanlarına ulaşmak için çeşitli unsurları da kullanarak aslında kendi bedeninde yolculuk yapmaktadır.

Daha önce belirttiğimiz gibi şaman olmuş bir kamın vazifesi doğaüstü dünyayla ilişkiye geçerek, halkın çeşitli türden dertlerine ve isteklerine çare bulmaktır.

Şaman çeşitli işleri gerçekleştirmek üzere esrik bir yolculuğa çıkmadan önce bir tören düzenlemek durumundadır. Bu esrik yolculuk esnasında göğe çıkılır ya da yeraltına inilir ve şamana kartal, ördek, kaz, kuş, geyik, at, ayı, kurt gibi çeşitli hayvanlar yardımcı olur. Şaman bunların yardımıyla ya da onların biçimine bürünerek gökyüzüne çıkıp tanrılardan, ruhlardan ya da Gök Tanrı’dan ya da Ülgen’den gerekli şeyleri alır ve insanların yardımına koşar, isteklerine çare bulur ve hastalıklarını sağaltır. Bu hayvanlardan biri şamanın koruyucu ruhudur.

Ksenofontov’un derlemelerinde şamanın koruyucu ruhu ya da yardıma hayvanı mızrak gibi gagalı, keskin pençeli, üç kulaç kuyruklu, büyük bir kuştur. Bu kuş şamana ilk olarak onun ruhunu eğitmek, ikincisindeyse ölüm vaktinin geldiğini belirtmek üzere görünür.

Bazı yerlerde şaman öldükten sonra muhtelif kişiliklerde başka toplumların şamam olarak tekrar dünyaya gelir; örneğin Ksenofontov, yukarıda bahsettiğimiz kadın şaman Matrena’nın şöyle dediğini işitmiştir:

“Ben önce Tunguz milletinin şamanı idim. Bir gün kayıp olan geyiklerimi ararken tuzağa takılıp öldüm (tuzak mızraklı idi). Sonra Sahaların (Yakutlar) ortasında ikinci defa doğdum. Bu sırtımdaki delik ilk ölümüme sebep olan mızrağın deliğidir. Gelecekle de böyle olacak ve ben köpeği çok olan bir milletin ortasında doğacağım.”

Şaman göğe yolculuğu sırasında Dünya Ağacım merdiven olarak kullanır. Çoğu kere bu ağacın gövdesinde ya da dallarında bulunan kertikler bu işi görür ve aynı zamanda göğün katlarını da temsil eder. Şamanın göğe çıkışma ilişkin örneklerin en ilginci hastayı iyileştirme seansı esnasında gerçekleşendir. Şaman hastadan emdiği hastalığı tükürdükten sonra kurban edilen hayvanın ruhunu göğe götürür. Yurdun dışına dallan budanmış üç kayın ağacı dikilir, ortadaki ucuna bir deniz kuşu asılmıştır. Kayının doğu yanına, Akaybiarda tayilga denen ucuna at kafatası yerleştirilmiş bir kazık çakılır. Bu ağaçlar at kılından örülmüş sicimle göğün yolunu göstermek üzere birbirine bağlanır. Ağaçlarla yurdun arasında üzerinde alkollü içki bulunan küçük bir masa konur. Şaman kuş uçuşunu taklit ederek yavaş yavaş göğe yükselir. Yolda bulunan dokuz konaklama yerinde bu yerlerin ruhlarına sunular takdim eder. Geri döndüğünde vücudunun bir parçasının ateşte arındırılmasını ister.

Çeşitli Rus araştırmacıların yaptığı derlemelere göre, Altaylı şamanın göğe çıkışı ve at kurbanı sunması özetle şöyle gerçekleşir: İlk akşam tören yerine bir yurt kurulur. Yurdun orta direği kayın ağacındandır ve gövdesine dokuz basamak oyulmuştur. Kayının üst kısmı yurdun ocak deliğinden dışarı çıkar. Yurdun çevresinde kayın dallarından bir çit vardır. Kurbanlık at, ‘baş tutan’ denilen kişiye tutması için teslim edilir. Şaman gövdelerinden ruhları çıkarmak amacıyla, kurban ve baş tutana doğru kayın dallarını sallar. Şaman, davulu aracılığıyla yardımcı ruhları topladıktan sonra çadırdan çıkar ve hazırlanan kaz şekli üzerine oturarak ilahiler söyler ve atın ruhunun peşinden göğe çıkmaya başlar. Atın ruhunu yardımcılarıyla birlikte yakalar. Atı kutsadıktan sonra kanını akıtmaksızın hayvanın omurgasını kırarak öldürür. Atın eti törende yenir, derisi bir sırığın ucuna asılır.

Törenin ertesi akşam gerçekleşen ikinci kısmında, şaman ateşin yanmakta olduğu yurdun içinde ruhlara ve Kayra Han’a atın etinden sunar ve kabul etmesi için ilahiler söyler. Ateşe ve yardımcı ruhlara et sunar. Ev sahibinin sungusu olarak bir ipe asılmış dokuz giysiyi ilahiler eşliğinde tütsüleyerek Ülgen’e sunar. Kam şaman giysisini giydikten sonra, yardımcı ruhları çağırır ve göğün kuşu Merküt’e seslenir. Şaman cezbe haline geçtiğinde kayının gövdesindeki çentikleri (taptı) kullanarak göğe yükselmeye başlar. Bunu hareketleriyle de belli eder. Her bir basamak göğün bir katım temsil eder. Şaman yanında atın başını tutan kişinin ruhunu da götürür. Üçüncü katı geçince mevcut yardıma ruh yorulduğu için şaman, kazı çağırır. Bu arada bir mola verir. Böylece yolculuk şamanın gücüne göre 9-12. katlara kadar devam eder. Ulaşabildiği son katta Ülgen’e seslenir. Sonra kurbanın kabul edilip edilmediğini ve başka şeyleri öğrenir. Geri döndüğünde şaman yere yığılır ve kendinden geçer. Uyandığında uzun bir yolculuktan dönmüş bir kişi gibi töreni izleyenleri selamlar.

Göğe çıkışa nazaran yeraltına iniş daha zor ve daha tehlikelidir. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki şamanlar yeraltı yolculuğuna mağara, kuyu, çukur, yerdeki bir delik, pınar, ağaç kütüğü ve kökleri gibi yerlerden başlar. Ağaç budaklarından ya da merdivenden iniş de söz konusu olabilir ya da aşağıda belirtileceği gibi bir canavarın ağzından yeraltına inilebilir. Kam yedi basamaklı bir merdivenden (olasılıkla bir ağaç), yardıma ruhlarla birlikte inmekte ve her katta karşılaştığı engelleri aşmak zorunda kalmaktadır. Dokuzuncu ve son katta Erlik Han’ın taş ve siyah balçıktan yapılmış, çok iyi korunan sarayına varır. Erlik’in önünde, içinde Ülgenin de isminin geçtiği bir dua okur. Sonra yurda dönerek yolculuğunun sonuçlarını aktarır.

Sibirya Yakutlarına göre şaman yeraltına bir canavar-yılanın boğazından girerek ve vücudunda seyahat ederek gider. Bu nedenle şaman bu yolculuk esnasında karşılaşacağı dar ve sivri yerlerden korunmak için elbisesi ve ayakkabılarını ona göre seçmek zorundadır. Yoksa ölümcül yaralar alabilir.

Altay şamanlarıysa yeraltı yolculuğu esnasında önce ormanlar, yüksek dağlar, bozkır ve çorak arazileri geçer. Bu yolculuğu sırasında buralarda ölmüş samanların “Kemiklerinden oluşmuş yığınları görür. Sonra şaman yeraltına giden bir deliğe ulaşır. Buradan asıl yolculuğa başlar. Bu arada ölüler ülkesine girdikten sonra hastalık veren ruhlar şamanı taciz ederler. Sonunda şaman azgın bir boğa gibi böğüren yeraltı dünyasının, efendisinin (Erlik) karşısına gelerek onunla mücadele etmeye başlar (bu mücadele Dede Korkut hikâyelerindeki Boğaç Han’ın boğayla mücadelesini hatırlatmaktadır). Sonuçta çeşitli hileler ve hediyelerle Erlik’i yatıştırmayı başaran ve onun yardım vaatlerini alan (ya da ruhları kurtaran) şaman bir erkek yabankazının kanatları üzerinde yeraltı dünyasından geri döner. Bu son motif, yani kuşun kanatlan üzerinde yeryüzüne çıkma teması Er-Töştük masalında da yer almaktadır.

Şamanın ölümünden sonra yapılan işlemler, çeşitli Türk topluluklarında değişik ve bazen de benzer özellikler taşır. Katanov’un Karagas şamanları için yaptığı tespitlerde bu konu hakkında şöyle deniyor:

“Kam öldüğü zaman, ister yaz, isterse kış olsun, asla toprağa gömmezler. Baltayla ağacı oyup yontarlar, kamın cesedini içine koyup, üzerini bir kapakla kapatırlar. Onun başını batıya doğru koyarlar. Bir kimse doğudan gelirse, “önden geldim,” der; batı yönünden gelen ise “arkadan geldim,” der. Güneyden gelen, “ben dışarıdan geldim,” kuzeyden gelen, “ben içeriden geldim,” der. Kamın ayaklarını doğuya, başım batıya koyarlar. Kamın bütün takımlarını, kürkünü, tokmağını, şapkasını, tefini tabutun yaranda saklarlar. Eşyalarını tabuta koymazlar. Onu gömdükleri yere ağaç dikip o ağaca bütün eşyalarını asarlar.”

Şaman Elbisesi

Şamanın kendisine yardıma malzemelerinden biri de üzerinde çeşitli unsurların ve hayvan kalıntılarının bulunduğu elbisesidir. Bu elbise onun esrik yolculuğu sırasında biçim değiştirme yeteneğine sahip olduğuna işaret etmektedir. Eliade’ye göre şamanın giysisi özel bir dinsel mikrokozmosu temsil eder. Bu elbise şamanın hizmet ettiği ruhun isteğine ve en ince ayrıntılarına kadar yaptığı tarife göre dikilir ve aksesuarları temin edilir. Böylece ruh ya da ruhlar tarafından, Altaylıların manyak, Yakutların kumu, ereni ya da şaman giysisi (oyun tangasa) dedikleri bu elbisenin yapılması emrini alan şaman, elbise ve aksesuarı yapmaları için çevresindeki arkadaşlarından ve akrabalarından yardım ister. Malzemeleri hazır olduktan sonra, belli kurallara uyularak kadınlar tarafından dikilen elbise, ‘manyak takdis etme’ töreniyle ruhların incelemesine sunulur.

Araştırmacılara göre en eski ve özgün şaman elbiseleri hayvan şekillerini taklit eden giysilerdir. Bunu giyen şaman, hem kendi atasını ve hem de gerektiği zaman o kuşun ya da hayvanın şekline girebileceğini göstermektedir. Şirokogorov’a göre Yakutların kullandığı giysi demirden bir kuş iskeletini andırır. Nioradze’ye göre elbise tümüyle koruyucu cini (hayvanı) temsil eder ve elbise üzerindeki onunla ilgili tasvirler şamanı kuvvet ve kudretlerinin etkisi altında bırakır. Kartal, geyik, ayı biçiminde yapılmış ya da bu hayvanlara işaret eden çeşitli unsurları bünyesinde barındıran elbiseler en yaygın olanlarıdır.

Bu elbiselerin çeşitli bölümleri olan başlık, çizme ya da ayakkabı ve hatta masklar da amaca uygun olarak yapılıyordu. Yukagir, Yakut ve Kamçadallarda maske rol oynamazken Kara Tatar samanları, bıyık ve kaşları sincap kuyruğundan yapılmış kayın ağacı kabuğundan bir maske kullanırlar. Goldlar ve Altaylılar ölünün ruhunu ölüler âlemine taşırken, kendilerim engelleyebilecek ruhlar tarafından tanınmamak için yüzlerini kurumla siyah renge dönüştürür. Maske bazen şamanın yüzü tanınmasın diye, bazen de tam tersine tanınmak ve ruhlar âlemine girebilmek, yani vecd haline geçmeyi sağlamak için bir büyü aracıdır. Hatta bazen bu tip aksesuarlar ve davulun elbise yerine geçtiği de olur. Nitekim Radloff’un belirttiğine göre Kara Tatarlar, Teleütler, Şorlar ve Lebed Tatarları elbise kullanmazlar; bunun yerine başlarına bir kumaş parçası sararlar. Bu şekilde hayvan biçimine girmeye işaret eden çeşitli hususlar, İslamiyet’ten sonra da özellikle tarikat erbabıyla ilgili çeşitli mitolojik unsurları içeren hikâyelerde yaşamaya devam etmiştir.

Şaman elbiseleri çeşitli Türk topluluklarında hep aynı unsurları içermez. Bazen amaca göre elbisenin üzerine takılan nesneler değişebilir. Genellikle deriden olan elbise düğmesiz ve önü açık olarak dikilmiştir. Kışın bir gömlek üzerine, yazın da çıplak beden üzerine giyilir. Deri kemer ya da kuşak üzerine giyilir. Elbise üzerinde çeşitli simgesel anlamları olan motifler ya da şekiller, yine değişik şeyleri temsil eden demir ya da bakır nesneler yer alır. Şamanın âlemleri, dünyayı ve insanların canını, sonuçta evrenin yansımasını görmesini sağlayan madeni ayna, güneşi ve ayı temsil eden rozet ya da daire şeklinde kesilmiş nesneler elbisenin üzerine yerleştirilir. Güneşi temsil eden yuvarlak delik şeklindeki bir nesne şamanın yeraltına inmek için kullandığı deliğin yerine geçebilir. Şamanın omzunda ayrıca onun zorluklara olan dayanıklılığını ve gücünü simgeleyen bir demir zincir bulunmaktadır. Elbise üzerine takılan demir nesneler kötü ruhların saldırılarına karşı bir kalkan vazifesi görür. Madeni nesnelerin canlı olduğu düşünüldüğü için bunların paslanmayacağına inanılır. Sieroszewski’ye göre bir şaman elbisesinde (Yakutlarda) madeni takılar, yaklaşık olarak 13-17 kilo civarında olmalıdır.

Bazı şaman elbiselerine, tören esnasında yardım alman hayvan ruhlara işaret eden tavşan, sincap ya da daha başka hayvanların derileri, kuş tüyleri ya da pençeler asılabilir. Kimi zamanda elbisesinin kollarına ya da göğüs kısımlarına kol ve kaburga kemiklerini temsil eden ve genellikle tekrar dirilişe işaret eden şekiller de dikilmektedir. Bunlar bazen kol, bacak ve kaburgaları temsil eden şeritler ya da çubuklar da olabilir.

Altay şamanlarının elbiselerinde Yutpa denilen yeraltı canavarı ya da yılanını temsil eden kurdeleler de bulunabilir, iki gözü ve açık ağzıyla gösterilen bu yılan bazen tek başlı üç gövdeli ve çatal kuyruklu olarak belirtilir, Ülgen’in kızlarını bazen de Er-lik’in çocuklarım temsilen çıngırak ya da kuklalar da (elbisenin üzerinde) yer alabilir. Bu kuklalar zaman zaman ruhları da temsil eder. Bir Altay şamanının dediğine göre yakasına taktığı kuklalar 7 gök kızıymış ve 7 çıngırak da bu 7 kızın ruhları çağıran sesini temsil ediyormuş. Elbisenin üzerine kötü ruhları kaçırmak için ok-yay gibi demir silahların işlendiği de olur. Giysinin sırt kesimine hayvan postları ve iki bakır yuvarlak, yakalığa siyah ve kahverengi baykuş tüylerinden bir saçak tutturulmuştur. Elbisenin saçakları, hizmetkâr ruhlara işaret ediyor olmalıdır.

Altaylıların şaman elbiselerinde bazen su altındaki dünyaya dalışı temsil eden martı ve kuğu gibi su kuşlarını temsil eden figürler yer alır. Pazırık kurganları gibi çeşidi kurganlardan çıkarılan su kuşu tasvirlerinin, şamanın su akma dalışını ya da yaradılış esnasında denizin altından yaratma işleminde kullanılacak toprağı getiren hayvanı temsil ettiğini söyleyebiliriz. Eliade’ye göre elbise üzerinde ayrıca ayı, köpek gibi hayvanların tasvirleri yanı sıra boynuna halka geçirilmiş, yani şamanın hizmetine sunulmuş kartal figürleri de bulunmaktadır.

Darkhat samanları kuşak (başbandı) biçiminde kahverengi, yeşil ya da mavi kumaştan yapılmış başlıklar kullanmaktaydılar. Başlıkların üst tarafına kartal vb. hayvanların tüyleri yerleştirilmekteydi. Bu başlığın alt uçlarından örülmüş şeritler sarkmaktaydı. Başbantları üzerinde, kaşlar, gözler, burun, ağız ve kulakları ifade eden aplike işlemeler vardı. Bazen sakal ve kulak halkaları da belirtiliyordu. Bunun dışında bir diğer benzeri başlık tipinde, söz konusu işlemeler yerine dairesel diskler yer alır. Bunlarda insan yüzü ortadaki diskte gösteriliyordu.

Tulayev tarafından tespit edilen bir Karagas şamanı, elbisesinin başlığına bir kurt ağzı ve burnu aplike edilmiş olması, kurdu ata tanıyan eski Türkler bakımından da hayli önemlidir. Başlığın her tarafındaki yıldızlar ve ay, geyiğin kutsal boyun tüyleriyle işlenerek meydana getirilmiştir. Başlığın üzerine sincap kuyrukları ve kuş tüyleri iliştirilmiştir. Ayrıca şamanın omurgasına işaret eden ve başlığın arkasından sarkan üzeri yıldızlarla süslü bir kurdele vardır. Geyik derisinden, kaftan ön tarafta göğüs kemiklerini simgeleyen mavi kumaştan şeritlere sahiptir. Arkadaki işlemeler de göğüs kafesinin arka tarafındaki kemikleri işaret eder. Kol kemikleri de elbisenin her iki kolunda aplike işlemeyle tespit edilmiştir.

Şaman Davulu

Şaman giysileri ve tören sırasında kullanılan kimisi gerçek ve kimisi hayali eşyalar ve unsurlar doğrudan doğruya mitolojik olaylara işaret etmektedir. Bu konularla ilgili en önemli nesnelerden birisi de şaman davuludur.

Yakutlarda şaman, daha adaylığı sırasında bir davula sahip olur. Kendi alanında üstat olan yaşlı bir şaman, genç şaman adayını, yüksek bir dağın bulunduğu yere ya da bir bozkır alana götürerek, ona şaman elbisesi giydirip bir davul verir. Bazı durumlarda şaman giysisi ve davulun yapımı için gerekli malzemeyi, şamanın akrabaları ve arkadaşları hediye eder. Adaya verilen bu davul, genelde ata ruhlarından alınan ilham üzerine ya da şamanın hizmetinde bulunduğu ruhun isteğine göre yapılmıştır.

Her şaman, baba ya da ana tarafından olan büyük babalarından ya da analarından ölmüş bir şaman, ozo kamın varisidir ve hamisi ve selefi olan bu ruhun talebiyle davul sahibi olur. Hiçbir şaman kendi arzusu ve isteğiyle davul yaptıramaz, tıpkı (manyak) meselesinde olduğu gibi, ruh davul yaptırmak için şamana telkinlerde bulunur. Mesleğe giren şaman ruhun arzularına tabidir. Onun istediği gibi davul yaptırır, şekil ve bütün teferruatı ruhun hayatta kullandığı davula uygun olur.

Öncelikle şamanın yeraltına iniş ya da gökyüzüne yükselme törenlerinde, davulun çoğunlukla kullanılması gereken bir araç olduğunu görüyoruz.

Bundan başka, çeşitli işler için, örneğin tanrıya ya da ruhlara kurban sunma, bir evi kötü ruhlardan temizleme ya da ölünün ruhunu yeraltına, ölüler dünyasına götürme gibi amaçlarla yapılan samanlık seanslarında; davulun ruhlarla ilişkiye girmek, onları yakalamak ya da içinde ruhları toplamak (Altaylı Türkler ve Yakutlarda), kötü ruhları korkutmak gibi amaçlarla kullanıldığını tespit edebiliyoruz. Ayrıca davul sesinin ritmi ve bu sesin alçalıp yükselmesiyle ayinin gidişatını izleyicilere aktarmak, vecd durumuna geçmeyi kolaylaştırmak gibi amaçlarla da kullanılmıştır.

Davul, şamana yardımcı olan hayvan-ruhlar gibidir. Bazen o şamanın bineği olarak algılanmıştır. Şaman davulun tek düze sesine uygun olarak göğe çıkar ya da yeraltına iner. Bu işlevinden dolayı davul, birtakım Türk topluluklarında şamanın atı sayılmıştır. Tören esnasında şamanın ruhu yolculuğa çıkınca davul at, tokmak kamçı; sulardan geçerken davul kayık, tokmak kürek; göğe çıkarken de bir çeşit kuş ya da kanatlı at olur. Derisi için geyik ve benzer türden post kullanıldığında, davul bu hayvanların adım alır; örneğin Karagas ve Soyot şamanları, ilahi söylerken davulu kastederek yabani bir karacayla gezdiklerini söylerler.

Davulun yapıldığı malzeme de çoğu kere simgesel anlamlar taşır. Ana maddesi, genellikle kutsal sayılan bir ağaçtan alınır; örneğin Türklerde davulun kasnağının yapılacağı ağaç, genel olarak kayın ve sedir ağacındandır. Aynı şekilde davulun iç taraftaki sapı da bu ağaçlardan yapılır. Bu ağaç, kutsal olan Dünya Ağacına işaret ettiği için, bu iş için kullanılacak ağacın, insan eli değmemiş ya da herhangi bir hayvanın kirletmediği bir ağaç olması istenir.

Eliade’nin tespitlerine göre şaman, kasnağın yapılacağı ağacın yerini doğrudan doğruya ruhlardan öğrenir. Tespitten sonra bu dalı kesmek için dostlarım gönderir. Yakutlardaysa üstüne yıldırım düşmüş (bu ifade yıldırım tanrısına/ruhuna bir gönderme yapıyor) bir ağacın seçilmesi daha doğru bulunuyor.

Ayrıca davulun çeşitli yerlerinde kullanılan ve niteliklerine göre anlam kazanan demir ya da bakır nesneler ya da bu türden malzeme de madenin, daha çok demirin kutsallığından dolayı seçilmiştir.

Davulun yüzeyini teşkil eden derinin alınacağı hayvan da gelişigüzel seçilemez. Bu seçimin av kökleriyle ilişkisi olduğuna inanan araştırmacılar, en çok geyik ya da dağ keçisinin derisinin kullanıldığım söylerler. Az da olsa tay (veya at) derisinin kullanıldığı da görülmüştür. Şaman davulunun derisinin seçiminde, şamanın koruyucu ruhu olan hayvanlar da rol oynamış olmalıdır.

Yeni davul yapıldıktan sonra, dualar okunarak tütsülenir. Bu şekilde kötü ruhların etkisinden arındırılmış olur. Üstüne kımız veya rakı gibi, içki saçısı yapılır. Potatov ve Menges’in Şorlarla ilgili tespitlerinde, şaman adayı mesleğe davet edildiğinde, içinde yaşadığı toplulukla birlikte ormana gider. Burada şaman ayin düzenler. On gün içinde davul yapıldıktan sonra üzerine, simgesel anlamı olan resimler yapılır. Şaman adayı bu şekilde hazırlanan davulu, toplumun koruyucu ruhu sayılan Muz Tag’a (Buz Dağ) sunar. Muz Tag, davulu küçük birer dağ olan oğullarına gösterir ve sonra kendisi de inceleyerek davulun ömrünü tespit eder. Ondan sonra sırasıyla Ülgen’in annesi ya da karısı kabul edilen Tazı Kan’a davulu sunar. Üç gün sonra da aynı davul törenle Erlik’e gösterilir. Erlik de davulu inceleyerek adayın bununla kaç yıl samanlık yapacağım (aynı zamanda şamanın ne kadar yaşayacağını) ve kaç kez kurban sunacağını bildirir.

A. İnan’ın aktardığına göre de, şamana ömür biçen Muz Tağ’dır ve onun ömrü boyunca kaç tane davul kullanabileceğini belirler. Aynı araştırmacının Potatov’dan naklettiği bir bilgi bu durumu güzel bir şekilde açıklıyor. Sandra isimli bir şaman, L. P. Potatov’a tayin edilen davulların sayısının tamam olduğunu ve yakında öleceğini söylemiş ve bilgiyi veren araştırmacı birkaç gün sonra şamanın öldüğüne şahit olmuş.

Anohin de bazı Altaylı şamanların davullarını, temiz ruhlardan ya da dağ ruhlarından aldıklarını belirtir.

Eliade’nin tespitlerine göre, bazı topluluklarda, örneğin Altaylı Tuvalarda şaman davulu törenle canlandırılır. Davulun canlanacağı düşüncesi, davulun yardımcı ruhlarla ilgisinden kaynaklanır. Bu nedenle söz konusu tören sırasında şaman hayvan-atasının hayatını anlatır.

Şaman adayının davulunun hazırlanması, mitolojiyle ilişkili simgesel davranışlara neden olur. Burada eski Türk dinini ifade eden gök ve yer unsurları ya da ilkeleri ön plana çıkıyor. Nitekim yukarıda sözü edilen Şorlarda davul göğe mensup ilahlara bir dünya ekseni olarak algılanan kutsal dağ vasıtasıyla sunulur. Daha sonraysa yeraltı âleminin korkulan ilahı Erlik’e takdim ediliyor.

Davulun derisi yıprandığında, davul gelişigüzel atılmaz, bir ormanda (orman ve ağaç kültleri etkisiyle) ağacın dalma asılarak terk edilir. Ayrıca şaman öldüğü zaman davulu tahrip edilerek mezarının yanı başındaki ağaca asılır. Muhtemelen bunun sebebi söz konusu davulun, aynı zamanda şamanın kendisini temsil ediyor olmasıdır.

Nitekim A. İnan’ın tespitlerine göre, davulun ağaç ve demir aksamı hariç, yıpranan derisi değiştirilebilir. Ayrıca bir de birisinin öldüğü bir evde bulunan şamana ait eşyalar ve davul, Erlik’in elçisi olan Aldaçı’nın konuta gelmesiyle kirlenmiş ve gücünü kaybetmiş sayıldığı zamanlarda da eski deri yerine yenisi gerilir.

Orta ve İç Asyalı Türklerde davul kasnağı yuvarlak ya da beyzi şekildedir. Bazen, bugün bizim tef dediğimiz müzik aletinin büyük şekli gibidir. Yapımında yukarıda da belirttiğimiz gibi ağaç, teller, madeni parçalar ve deri kullanılır. Deri davulun bir yüzünü gergin bir biçimde kaplar. Boyalarla yapılan ve simgesel anlamı olan resimler daha çok bu yüzdedir; Ancak bazen başka yerlerde de olabilir.

Boş olan arka yüzde, şamanın bir eliyle davulu tutabileceği bir sap vardır. Genellikle davulu iki eşit parçaya ayıran bu sap Altaylılar ve diğer bazı Türk topluluklarında görüldüğü gibi, bazen kabaca insan şeklinde yapılır. Bu sap genellikle ölmüş eski bir şamanı, yani davul sahibi ruhu ifade eder. Altaylılar davulun bu parçasına eezi ismini verirler. Anohin’e göre, eezi’nin başı beyzi şeklinde olup, yüz üzerinde oyma suretiyle kaş, burun, ağız, sakal yapılmış, bazı yerlerde bu kısımlar bakır levhayla kaplanmıştır. Altay şaman davullarının bir bölümünde eezi iki başlı da olabilir. Bu durumda ayak tarafındaki baş şamanın başıdır. Bu şeklin göğsü üzerinden geçirilen ve kiriş denilen demir çubuksa onun kollarını oluşturur. Birtakım davullarda eezi’nin aşağı tarafı ikiye ayrılarak çatal ayaklan oluşturur. Bu çatal kısmının üzerinde yer alan küçük bir resim bazen şamanın koruyucu ruhunun simgesidir.

Czaplicka ise daha erken dönemlerde kaleme aldığı araştırmasında, bu içteki insan şeklindeki ya da sade olan sap kısmına Altaylı kabilelerin bar dediğini ifade ediyor. Aynı araştırmacı Altaylılarda kiriş denilen yatay demire asılan ses çıkaran demir nesnelereyse kungru dendiğine ve bunların sayısının şamanın rütbesini gösterdiğine değiniyor.

Dioszegi tarafından Tuva Türkleriyle bağlantıları tespit edilen Darkhatlarda davul yaklaşık daire biçimindedir. Beş ya da yedi ağaç ya da iki başlı bir kemik davul kasnağının arka kısmına ağaç çivilerle tutturulmuştur. Bunların başları at kılı, geyik kirişi ya da pamuklu şeritle bağlanmıştır. Erkek ya da dişi geyik derisi davulun yüzünü kaplar. Açık kısmın diğer tarafına monte edilmiş ahşap sapın yerinin yukarısında ve aşağısında ikişer oyuk bulunmaktadır. Bunların üzeri bitkisel ya da geometrik süslemeyle kaplıdır (omurga kemiği). Üç demir parçayla sapın üst tarafına tutturulmuş bir demir çembere şerit parçaları asılmıştır (kurban kurdelesi kurbanı ifade eder). Ayrıca ağaçtan yapılmış bir sopa karşıdan karşıya geçecek şekilde yerleştirilmiş ve at nalı biçiminde bir demir şerit onun aşağısında yer almıştır (gem demiri). Bundan başka davul çemberine tutturulmuş dörtgen demir halkalara bir ya da iki tutam şerit asılmıştır.

Sieroszevvski’ye göre tungur, Troshchanski’ye göre tünür ya da dünür yahut düngür olarak adlandırılan Yakut davulu daha çok beyzi biçimdedir. Bu isim yukarıda sözünü ettiğimiz Altay Türklerinde, Soyot ve Karagaslarda da tünür ya da tüngür şeklindeydi.

Czaplicka, ak ve kara şamanların davulları arasında da bazı farklar olduğunu söylemektedir. Onun Troshchanski’den aktardığına göre, yaşlı bir şaman olan bir Yakut kadını ak şaman davulunun iç tarafında kasnağa bağlanmış at kılı (muhtemelen beyaz at kılı) bulunduğunu ifade etmiştir.

Davulun yüzeyindeki resimlerde ezilip toz haline getirilmiş olan yumuşak taşlardan elde edilen boyalar kullanılır. Daha çok simgesel bakımdan önemi bulunan kırmızı ve beyaz renkler kullanılmıştır. Buradaki resimler çeşitli Türk topluluklarında az çok birbirine benzer. Türkler dışındaki bazı şamanist topluluklardaysa hem paralel hem de değişik örnekler vardır.

Özellikle Altay Türklerinde davul yüzeyi kozmik âlemi yansıtır (Çizim 12). Davul çoğu kere yatay ve dikey bir hatla bölünmüştür. Bu yatay ve dikey hat dört anayöne işaret edebileceği gibi, dünyayı gök ve yer olmak üzere iki parçaya da böler. Yatay hat kiriştir ve üzerinde şerit ya da çıngırak olduğu düşünülen resimler vardır. Bilindiği gibi gök ve yer (su-atalar) formülü evrenselci bir karaktere sahip, eski Türk dinine bağlı dikotomik bir anlayışa işaret etmektedir. Orhun yazıtlarında da bu anlayışı gösteren çeşitli ifadeler vardır. Bu husus Çin kültüründeki ying ve yang (yer ve gök) ilkesinin Türk kültürüne özgü bir ifadesidir ve Türk sanatında bunun en güzel yorumunu hayvan mücadele sahnelerinde buluyoruz.

Davul üzerinde dikey unsur olarak görülen çizginin dünyanın eksenini de ifade ettiği düşünülebilir. Bu bazen bir sırık şeklinde olduğu kabul edilen Dünya Ağacını çağrıştırır. Davulun aşağısında da resmi bulunan Dünya Ağacı (Bay Kayın); bilindiği gibi kökleri yeraltı âleminde, gövdesi yeryüzünde, dallan ve yapraklarıysa göğün en üst tabakalarında olan bir eksen gibi düşünülmüştür. Hatta bazen Kutupyıldızı’na kadar uzandığı kabul edilir. Temelde onun Türk mitolojisindeki yeri kutsal dağlar ve ağaç daha doğrusu eski Türklerde ki orman kültüne dayanır.

Bununla birlikte bir eksen oluşturduğunu sandığım bu dikey çizgi ve hat, kimi araştırmacılara göre, eezi’yi teşkil eder. Üst taraftaki insan yüzünün onun başını, alt taraftaki kaideyi ifade ettiğini ileri sürdüğümüz şeklin ise, ayaklarım gösterdiği kabul edilir.

Davulun yukarı tarafı Gök Tanrı’yı (veya sonra bunun yerine geçen Ülgen) ifade eden gökyüzüne tahsis edilmiştir. Burası yatay bir çizgiyle alt kısımdan ayrılmıştır. Söz konusu yerde, ay (eksenin ya da eezi’nin sağında) ve güneş (solda), ayrıca kozmolojik-astrolojik bakımdan önemli sayılan yıldızlar bulunur. Bunlar belki çok daha eski olan güneş ve yıldızlarla ilgili kültlere işaret etmektedir.

Ay ve güneşin iki yanında, bazı davullarda bulunan iki daireden biri, tan vaktini, diğeriyse güneşin batışını (veya gündüz ve geceyi/Çobanyıldızı ve Akşamyıldızı’nı) temsil eder. Ay ve güneş kültü bilindiği gibi proto-Türk devirlerden beri etkilerini sürdürmüş, hatta İslamiyetten sonraki devrelere de sızmıştır. ‘Ay atam güneş anam’ deyimi bunu ifade eder. Eski Türklerde kadın, çoğu kere güneşle ilişkilendirilmiştir. Aslında daha çok yer kültleri içinde ele alman tanrıça Umay’ın da güneşle ilişkilendirildiğinden daha önce de bahsetmiştik. Güneş, yıldırım, ateş hepsi de bir ruh ya da tanrı olarak kabul edilen doğa unsurları olup, bu konuyla ilgilidirler.49

Davulun aşağı kısmında gökkuşağını ifade eden şekiller vardır. Bunlar eksenin ya da eezi’nin iki tarafından çıkan iç içe yaylar biçimindedir. Eliade’ye göre, gökkuşağı, Dünya Ağacı tasavvurunda olduğu gibi, şamanın üzerine tırmanarak yukarı tabakalara yükselmesi için yardımcı olarak tasvir edilir ya da söz konusu olan olayı temsil eder. Seyidov’a göre ise, tanrının kudreti şamanın başı üzerine bulut gibi gelip, gökkuşağı şeklinde bedenine girer.

Bu yay parçası gibi şekilleri, dağ olarak nitelemek de mümkündür ve bazı Türk toplulukları, dağlan kutsal olarak ya da tanrı ya da ruh olarak görmekteydi.

Davulun aşağı kesiminde bazen törenler sırasında Dünya Ağacını temsil etmesi için kullanılan bir ağaç tasviri, şamanın kendisi, şamanın tözünü ya da kurbanını ifade eden hayvan tasvirleri (örneğin geyik) ya da haydara olarak anılan yere çakılmış bir kazığın çatalına yerleştirilen, bir ucu yerde bir ucuysa gökyüzüne doğru uzanan sırığa (bazen pakan da denir) geçirilmiş, kurban edilmiş hayvanın kafatası ve derisini ve aynı zamanda onun bulunduğu yeri gösteren tasvir bulunur. Birtakım davullarda Ülgen’in kızlarını temsil eden resimler de vardır.

Bazı Altay davullarında ayrıca üzerinde şeritlerin bağlandığı ve töz ifadesi olarak bir erkek tavşan derisi asılan, iki ağaç arasına gerilmiş ip tasviri, Türklerde bey ya da önemli kişilerin koruyucu ruhun simgesi olan sungur şekli, üzerine yatay ağaçlar yerleştirilmiş dört sırık ve şamanın yanında durduğu varsayılan bir kazık da gösterilmiştir. Bunlardan başka bazen davullarda bir köprü şekli de vardır ki, o da şamanın bir kozmik bölgeden başka bir kozmik bölgeye geçişini ifade eder.

Bazı durumlarda Altay davullarının iç taraflarına kasnak üzerine birtakım resimler yapılmıştır. İçteki resimler eezi, yani davulun sahibinin resmi, kavis şeklinde gökkuşağı, onun altında kutsal kayın ağacı ve davulun yapıldığı hayvanın resmi ve en altta Erlik’in oğullarından biri tarafından yönetilen, cehennemdeki göllerin sahillerinde yaşayan bir kirpi tasvirinden oluşur. Daha çok dekoratif amaçlı birbirini kesen çizgiler ve yıldız resimleriyse kasnak üzerinde yer alır. Katanov’a göre, Bekir ve Sagay samanlarının davullarında yedi sarı kız, maral, kurbağa, yılan, kutsal kayın ağacı, ay, güneş, çeşitli yıldızlar ve hastalık yapan kötü ruhların tasvirleri bulunur.

Davulun iç yüzünde davulun sahibi, kasnağın yapıldığı ilahi kaynaklı ağaç, derinin alındığı kutsal hayvan, yeraltı denizinde yaşadığı varsayılan (muhtemelen Mezopotamya mitlerinden etkilenmiş) bir yılan ya da canavar, kirişin üst tarafında güneş, ay ve yıldızlar vardır.

Radloff, Potanin, Anohin, Potatov ve Menges gibi, çeşitli şamanist derlemeler yapan araştırmacılar; davulun tokmağının kakım, samur ya da tavşan ayağı derisiyle kaplanmasının, sesin boğuk çıkmasını sağlamak için olduğunu söylüyorlar. Bazen tavşan ayağı doğrudan doğruya tokmak olarak kullanılmıştır. Tokmağa Altay Türklerinde çaluu (Anohin), ancak genel olarak kamçı denir. Bu, çoğu kere davulun şamanın göğe ve yeraltına seyahat ettiği atı sayılmasından ileri geliyor olmalıdır. Altay davul tokmaklarında, şamanın eline geçirmesi için sapın ucu delinerek bir kayış takılır ve buna bir halka tutturulur. Tokmağın baş kısmı deriyle kaplanır ve ayrıca üç ila dokuz halkayla süslenir.

Darkhat samanlarının davullarında kullanılan tokmaklar bazı farklılıklar arzeder.

Şaman Törenleri ve Dualarından Örnekler

Törenler

W. Radloffun Sibirya’dan isimli, eserinde şamanist törenlerden çeşitli örnekler bulunmaktadır. 1860’ta bu araştırmacının Altaylar da Kengi Gölü civarında tespit ettiği bir şamanist törenin özetle şu şekilde yapıldığını görüyoruz:

“Bu, ölünün ruhunun verebileceği zararlardan korunmak amacıyla yaptırılan bir ev temizleme ayini idi. Törene iştirak edenler, ruh temizleme ayininin yapılacağı yurtta toplanırlar. Karanlık basmaya başlayınca şaman yurdun dışında monoton bir ilahi söylemeye ve çadırın etrafını tavaf etmeye başlar. Bu işlem bittikten sonra içerideki ocakta yanmakta olan ateşle aydınlanan yurdun içine girer. Önce davulunu, kutsal sayılan ateşin dumanı üzerine tutar. Sonra kapıyla yanmakta olan ateşin arasına oturarak yine monoton bir sesle ilahi söylemeye başlar. İlahi söyleyen şamanın sesi ruhlar âleminde karşılaşılan duruma göre inişli çıkışlı olmaya başlayacaktır. Bir ara sesi zayıflar ve iniltili bir hal alır. Bu işlemden sonra şaman çadırın içerisinde ölünün ruhunu aramaya ve yakalamaya çalışır. Sonunda ölünün ruhunu yakaladığında onu davulla yere sıkıştırır. Bu arada durumu ifade etmek üzere, şamanın söylediği ilahi önce şiddetlenmiş ve sonra yine fısıltı haline dönüşmüştür.”

Kam daha sonra yerin akından ses geliyormuş izlenimini vermek için davulunu yere vurur. Ve aşağı dünyaya, yani ölüler diyarına doğru bir seyahate başlar. Nihayet kuvvetli bir darbe ile buraya vardığını bildirir. Şamanın amacı, bedeni yeni ölmüş ruhu aralarına almak istemeyen eski ölüleri razı etmek ya da kandırmaktır. Sonuçta o ölülere hayat suyu (rakı) ikram ederek onların sarhoş olmasını sağlar ve fark ettirmeden beraberinde getirdiği, bedeni yem ölmüş ruhu, onların arasına bırakmış olur. işte bu noktada şamanın ilahisi çok şiddetli bir hal alır. O daha sonra yavaş yavaş ölüler diyarım terk ederek yeryüzüne yükselir. “Yukarıya vardıktan sonra birdenbire sıçrar ve vücudu sinirli bir halde şiddetle gerilir. Nihayet şarkı haşin bir bağırma şeklini alır; şaman çılgın sıçramalarla yurdun içinde dönerek dans eder ve en sonunda ter içerisinde kendinden geçerek yere yuvarlanır.

Şifa ayini ise şöyle yapılıyordu:

“Hasta için çağrılan şaman en iyi yere buyur edilir. Şaman saçlarını çözüp dağıtır ve hıçkırmaya başlar; giysilerini giyip, süslerini takar … çubuğuna doldurduğu tütünden çekmeye başlar … gittikçe sararır; titremesi ve hıçkırığı gittikçe artar; yurdun ortasına bir at postu serilir. Şaman biraz su içtikten sonra, çadırın ortasına gidip, dört rüzgâr yönüne doğru eğilip, ağzındaki suyu dört bir yana serper. Bu sırada hiç kimseden ses çıkmamaktadır. Ocağa beyaz at kılları atılır ve ateş söndürülür … güneye yönelen şaman, davulunu bir kalkan gibi tutar… bir şeyler mırıldanır ve hıçkırır. Kesin bir sessizliğin egemen olduğu sırada gürültülü bir biçimde geğirir. Yurdun bir yerinden ya bir atmaca ya da bir martı çığlıklar atmaya başlar. Derken ortalığa yine bir sessizlik çöker. Sonra şaman usuldan usuldan davulunu çalmaya başlar, tıpkı bir sivrisinek gibi sesler çıkartır; giderek davulun sesi güçlenmeye başlar, bir gök gürültüsü halini alır… Buna uygun olarak kuşlar, atmacalar bağırmaya başlarlar… Davulun vuruşları iyice artar, zil ve çan sesleri birbirine karışır, âdeta ses tonlarından bir su çağlayanı halini alır. Birden her şey susar. Yeniden davuldan sivri sinek vızıltısına benzer sesler çıkar ve gürültü gittikçe artar; bu biçimde sürüp giden gürültü sırasında şaman büyüsel şarkılar söyler, “yerin kudretli öküzünü,” “stepin beyaz atım,” “ateş cinini” vb. çağırır. Şaman şarkı söyleyerek yardımcı çiniyle diğer koruyucu cinlerin yanına gelmelerini rica eder ve onlardan yardım ister; onlara birtakım sorular sorar ve karşılıklar alır. Sorduğu soruları da kendisi yanıtlar. Böylece çağrılan cinler gelmiş olurlar. Öyle ki onların birden ortaya çıkışından, korkunç bakışlarından korkan ve çarpılan şaman yere düşer… Kendi koruyucu cini şamanın içine girdiği zaman, şaman yeniden kendine gelip, doğrulur ve başlar oynamaya sıçramaya… Hareketleri gittikçe çabuklasın O kadar ki, onu tutmak isteyenler büyük çaba harcarlar. Şaman bir deli gibi oynar da oynar… Sonra sakinleşerek yumuşak bir ilahi çalar ve söyler… Sonunda ne bilmek istemişse, hepsini bilmiş olur: hastalığın nedeni nedir ya da kimdir? Sonra da cinlerden, hastalığı sağaltması için kendine yardım edeceklerine dair söz aldığını söyler. Ve birden canhıraş bir feryat yükselir. Böylece hastalığın nedeni olan cini uzaklaştırmış olur. Hastanın ağrıyan, sızlayan yerini emmeye başlar. Bu arada kutsal cinler için nasıl bir kurban verileceğini de öğrenir. Hastalığın nedeni uzaklaşmış, kurban kabul edilmiş, dua duyulmuştur.”

Metnin içerisinde konunun uzmanı olmayan kişilerin anlayamayacağı birtakım motifler gizlidir; örneğin şaman töreni, yurt denilen çatısı kubbe biçiminde olan çadırda yapar; çünkü çadır bir mikrokozmostur. Nitekim ağzına su alan şamanın çadırın ortasındaki at postuna oturarak bu suyu dört rüzgâr yönüne doğru serpmesi bunu göstermektedir. Şaman evrenin dört anayönüne ve rüzgâr unsuruna suyla saçı yapmaktadır. Bu arada at postuna oturulması, ocağa beyaz at kılı atılması da ilginç motiflerdir. Özellikle beyaz at Ülgen’i simgeler. Bazen şamanın yolculukları esnasında kullandığı bineğidir. Ayrıca ateş ve ocak yine Türk mitolojisi ve inanışlarında daha önce bahsettiğimiz gibi çok önemli yer tutarlar. Ateş ruhundan, ocak sahibinden bahsedilir. Çadırın çeşitli yerlerinden duyulan kuş ve yırtıcı kuşların sesleri de çeşitli ruhlara ve tözlere işaret eder. Atmaca gibi kuşlar Türklerde koruyucu ruh ya da töz (ongun) olarak da karşımıza çıkar. Şamanın yerin kudretli öküzünü çağırması da ilginçtir. Daha sonra görüleceği üzere Hint mitolojisinden kaynaklanan ‘yeri taşıyan öküz’ motifi Türk mitolojisinde de etkili olmuştur. Ayrıca bu motif yeraltında yaşayan ve bineği kara öküz ya da at olan Erlik Han’a da işaret edebilir.

Günümüze ulaşan en eski “dua”nın Hsiung-nu’lara (Asya Hunları) ait olduğu anlaşılmıştır. Çin resmi hanedan yıllıklarında yer alan bir ifadeye göre, hükümdar Şan-yu, atı üzerinde, iki elini havaya kaldırıp başını eğiyor ve istediğini verdiği için yüksek sesle Gök Tanrı’ya şükrediyordu.

Konuyla ilgili ayrıntılı dua metinleri ise araştırmacılar tarafından yapılan Şamanizm ile ilgili derlemeler esnasında tespit edilmiştir. Burada Radloff’un Sibirya’da tespit ettiği duayı örnek olarak verebiliriz:

Kayra Kan, Kayra Kan!

Alas, Alas, Alas!

Avuç içi kadar açık ver!

Çuvaldız kadar deşik ver!

Asil kişinin torunuyum!

Sedir ağacının köküyüm,

Abu Tobu diye çağırdım,

Göğün göbeği yerde olsun!

Yerin göbeği gökte olsun!

Paştıgan dayımı çağırıyorum,

Göğün yolunu aç!

Avuç içi kadar açık ver!

Çuvaldız kadar deşik ver!

Yüksek dağın arkasından geç!

Abakan dağının başından geç!

Kayra Kan, ey Kayra Kan!

Alas, Alas, Alas!

Kaynakçalar

  1. Çoruhlu, Yaşar. “ Türk Mitolojisinin Anahatları” (2001) Kabalcı Kitabevi, İstanbul
  2. Roux, J. P. “Türklerin ve Moğolların Eski Dini” (2000) Kabalcı Kitabevi, İstanbul
  3. İnan, Abdükladir, “Tarihte ve Bugün Şamanizm” (2006) Türk Tarih Kurumu, Ankara
  4. Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig
  5. Perrin, Michel “Şamanizm” (1995) İletişim Yayınları, İstanbul
1 S.V. Örnek, İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane, s 47.

2 A.Yaşar Ocak, Bektaşi Menakıbnamelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri, s 34-35.

3 L.N. Gumilev, Eski Türkler, çev. Ahsen Batur, s 129

4 M. Eliade, a.g.e. , s. 99-101,103.

5 M. Eliade, a.g.e. , s. 99.

6 Bilge Kağan yazıtı, Doğu cephesi, 35.

7 J.P. Roux, “Türklerde Din,” çev. Gönül Yılmaz, Antik Dünyada ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitoloji Sözlüğü, yön. Yves Bonnefoy, s.1100

8 W. Bang ve G. Rahmeti Arat, Oğuz Kağan Destanı, s. 13,15 (çeviri), s. 12,14 (özgün metin).

9 S. Buluç, “Altayca Bir Bahadır Efsanesi”, Türk Amacı, no 7, 1943, s 327

10 W. Radloff, Sibirya’dan, çev. A. Temir, s. 3, 4, 6.

11 M. Eliade, Şamanizm, çev. İsmet Birkan, s. 231.

12 Y. Vasilyev, Saha Türkleri, s. 7.

13 M. Eliade
14 L.N. Gumilev, a.g.e., s. 115, 118-119.

15 Ü. Günay ve Ü. H. Güngör, Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dini Tarihi, s. 45.

16 I. Nadirof, “İdil-Ural Tatarlarında Nevruz Bayramları,” Nevruz ve Renkler Türk Dünyasında Nevruz İkinci Bilgi Şöleni Bildirileri, haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç, s. 295

17 J. P. Roux, “Gök, Gök-tengri ve Türkler ve Moğollarda Yıldızlar”, Antik Dünyada ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitolojiler, s. 343

18 W. Radloff, a.g.e. , çev. A. Temir, c. III, s. 6.

19 A. İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 31-33’te ayrıntılı bilgi vardır.

20 M. Eliade, Şamanizm, çev. İsmet Birkan, s. 231;Ögel de aşağı yukarı bu görünüşe uygun sözler sarf ediliyor ve Ülgen’in bazı özelliklerine değiniyor.

21 A.V. Anohin, “Altay Şamanlığına Ait Maddeler,” çev. Abdülkadir İnan, c. I, s. 412-414

22 A. İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, s. 33-34

23 W. Radloff, a.g.e, c. III, s. 6.

24 T. Tekin, Orhun Yazıtları, s. 11(Kültigin Yazıtı Doğu Yüzü satır 10-11).

25 R. Şeşen (haz.), İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, s. 195.

26 Kültigin yazıtı, güney cephesi, H. Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, s. 23-24

27 W. Eberhard, Çin Simgeleri Sözlüğü, çev. A. Bereket-A. Kazancıgil.

28 Y. Vasilyev, Saha Türkleri, s. 8.

29 M. Seyidov, a.g.e., s. 23,25,26; A. Öztürk, Çağları İçinde Türk Destanları, s. 259.

30 T. Tekin, Tonyukuk Yazıtı, s. 16-17.
31 T. Tekin Orhun Yazıtları, s. 17.
32 H. Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, s. 512.

not: bu yazı kimin bilmiyorum 😀

Emre Özcan 2016-07-02T20:03:23+00:00

About the Author: Emre Özcan

Emre Özcan 1984'de herhangi bir şeye tepki olarak doğdu. İkizler burcu bir bilişim çalışanı. İnsan ilişkileri,futbol,internet,sosyal medya,felsefe ve dini konularla ilgilenmeyi çok seviyor. Şimdilik Ataşehir'de tek başına yaşıyor zengin olunca Cihangir'e taşınacak.

Lütfen yorumlarınızla desteklemekten çekinmeyin

%d blogcu bunu beğendi: